YMM'den Millet Partisi'ne Düşünceler, Eleştiriler ve Çözüm Önerileri - 2

Cuma, Ocak 29, 2010

birinci bölüm: Bilmenin Vebali
İşte bu yazı bu soruyla mücadelenin artık örtülemez, saklanamaz baskılanamaz bir dışa vurumudur. Bu yazı, “bir problemi başladığı yerden çözünüz” tespitinin, vebali paylaşma ve hafifletme arayışının bir sonucudur.

Şimdi meselelerimize biraz daha yakından bakalım. Madem bu kadar üstün vasıflı bir harekettik, Edirne’den Van’a yurdun her köşesinde her kardeşimizde fikri ve insani kaliteyi bu kadar yükseltmişken bunu siyasi hayata, kitlelere niçin yansıtamadık, ulaştıramadık ve bugün siyasi parti olarak tablonun dibinde yer aldık? Ve niçin böyle giderse o tabloda hiç yer almayacağız?

Bir siyasi partiye dönüştüysek ve neticede Türkiye’de iktidara talipsek bu ve benzeri soruları cesaretle cevaplamalıyız. Elbette olaya bir tekke veya tarikat mensubu gibi değil bir siyasi partinin yetişmiş elemanı gibi bakıyorsak.

IDP’ ye gelmeden, henüz dernekler şeklinde teşkilatlanmışken yaşanan acı bir yanlıştan söz etmek istiyorum.


Budamak! Evet, bizim teşkilatın da en iflah olmaz hastalığı budur. Yukarılardan başlayarak her kademede yetiştirdiğimiz, bir gün önce can ciğer kardeşim dediğimiz, ekmeği suyu, umudu paylaştığımız pek çok kardeşimizi ertesi gün istenmeyen adam ilan ediverdik. Soramadık çoğu zaman niçinini, nedenini. Çoğu niçin gönderildiğini kendi de bilmedi, öğrenemedi. Sonra meşhur zırvaya sığındık: “Teşkilatlar budana budana gelişir.”

Sanki canlı bombalar yetiştirme ya da fedai örgütüydük. Hâlbuki hiç de öyle değildik.

Canlı, sımsıcak, daha dün tanıştığıyla hemen kardeşleşen, dinamik ve en önemlisi yokluğu paylaşmaya razı gepegenç insanlardık. Birileri fitneye bulaşmıştı, ötekiler de onunla görüşmüştü, beriki zaten hastalıklıydı, ötekinin duruşu ümit vermiyordu… falan filan. Bugün bakınca biraz çocukça, fazlasıyla baskıcı ve farklılıktan korkan vesvese yüklü bir uygulamaydı bunlar. Haydi, bir an hepsini doğru kabul edelim ama o güzel gelişmeyi hiç görmedik. Bizim teşkilat fidanı budana budana sonunda köküne kadar indi.
Oysa budama hâlâ sürüyor. Ve bazı arkadaşlarımız ellerindeki güdük kök parçacıklarına bakıp niye dal verip yeşermiyor diye hayret ediyorlar.

Neydi mesele peki? Farklılık!

Kısaca ve en sade anlatımıyla işte bu. Bazı kardeşlerimiz bazı konu ve uygulamalarda farklı düşünüyor, farklı öneriler getiriyorlardı. Ve bu öneriler dinin naslarıyla değil alt tarafı dünyevi ve siyasi konularla ilgiliydi. Olamaz mı yani, iki insan aynı konuya aynı şekilde bakmak ve aynı şekilde değerlendirmek zorunda mı olmalıydı? Bizde, evet!

Hani o “ihtilafta rahmet vardır!” düsturu? O zamanlar bilmiyorduk.

Benim bildiğim veya yaşadığım diyeyim,ilk budamayı 1978’de yaptık. 79’da 80’de budama devam etti. Biz sevmiştik bu işi. Daha dün küstüğümüz kardeşlerimizle karşılaştığımızda gözyaşımızı, burukluğumuzu içimize akıttık. Bunun nasıl acı verdiğini hiç unutmadım ben.

Peki, bu 'Budanan'lar ne yaptılar ve yapıyorlar? Benim bildiklerim içinde papaz olan, dinini-vatanını satan, her türlü gayr-ı meşruluğa bulaşan, yüz kızartan ama yüzü kızarmayan hiç kimse yok. Gördüğümde yine o beyaz çehre ve açık alın yine o mütebessim bakış yine o dost sıcaklığı ve yine hemen uzanıveren, saran, kucaklayan eller. İstisnalar var mı? Var elbette. Onları da Allah ıslah etsin; ama kurtuluşu mümkünken elimizi uzatmadıysak bunun vebalini nasıl öderiz bilemiyorum. Çünkü bu budama bıçağını tadıp bunalıma düşen “eski” arkadaşlarımızı da duymuştuk.

Bugün şu tespiti çok rahat yapabiliyorum. Biz teşkilatı ve kişileri o kadar yüceltmiştik ki adeta dokunulmaz, tartışılmaz hele hele eleştirilemez totemler oluşturmuştuk. Budamalara ve daha pek çok emre, isteğe o günün şartlarında kayıtsız şartsız uyduk. Oysa tartışabilseydik, farklı tekliflere düşünce ufkumuzu açabilseydik ne kaybederdik? Gelebilecek teklif ya da düşünceler nihayetinde değerlendirilir ve uygun görülmezse uygulamaya konulmazdı en fazla. Ama bizim o yılarda buna bile tahammülümüz yoktu.

Şimdi de aynı katı yaklaşım ne yazık ki arkadaşlarımızın bir kısmında var. Sanki o dernekçilik günlerinde, 1980 öncesinde katı, kavgacı ve hatta şüpheci yaklaşımların hâkim olduğu dönemde donup kalmışlar. Bazılarında en küçük bir eleştiriye bile bir tahammülsüzlük had safhada. Aslında hepimiz de biliyoruz ki beşeri hiçbir konu tartışma ve farklı yorum, öneri ya da çözümün dışında değildir.

Bu tablo Türkiye’de halen devam eden bir güzelliğin yokluğunu ve hatta hiç olmadığını da göstermiyor mu? Hani bizim önderimiz Yüce Resulullah’tı; onun yaptıklarını örnek alıyorduk? O halde onun engin hoşgörüsü, herkesi hem de sabırla dinleyebilmesi, farklı ama akla yatkın öneri hatta eleştirileri dikkate alıp uygulamayı değiştirmesi niçin bize hiç bulaşmamıştı?

İlk sorunun cevabını şimdi verelim. Ülkemizin siyasi hiçbir kurum veya uygulamasında asla ol(a)mayan şey: 'demokrasi'dir.

İktidarından muhalefetine, büyüğünden küçüğüne kadar bütün partilere bakın, demokrasinin nimetlerinden faydalanır ama kendi içlerine geldi mi ondan veba görmüş gibi kaçarlar. Siyasi ve dünyevi kuruluş olan bu tür teşkilatlarda ne hikmetse üyelerden bir mürit sadakati, gasil hanede yatan bir ölü tepkisizliği istenir. Hep merak ederim, bunu isteyen liderler hele de bizim gibi sağ kesimden olanlar bunun fıtrata aykırı bir istek olduğunu niçin görmek istemezler?

yazının devamı:  http://mucadeleci.blogspot.com/2010/01/ymmden-millet-partisine-dusunceler_29.html

Yaşar TEKELİ

0 yorum:

Yorum Gönder

"Mücadele Birliği nasıl ki kurluduğu yıllarda sahabe iştiyakı, imanı, gayreti ile çalışmışsa; Bugün de hiç bir grup, parti, şahıs tekelinde değildir.

Bu teşkilatın tezgahından geçenler yine aynı kardeşlik duyguları ile birbirlerine bağlıdır. Bunu ifsad eden, arada husumeti yayanlar asla Mücadeleci olamazlar!"

Son Yorumlar

İman Et
Mücadele Et
Zafer Senindir!

Yeni Yayın Geldiğinde E-Posta Almak İstiyorum

Zafer Hakkın
ve Hakk'a inananlarındır!
Kopyalama hakları: GNU, GÖBL.