Allah Razı Olsun - Notlar

Cumartesi, Kasım 08, 2008

S.A.
Merhaba,
Eski gunleri tekrardan yad edip, beni aglattiniz.
Allah sizden razi olsun.

"Zamaninda, " deyip, kendimi anlatmayacagim.

Sunu biliyorum ki, Mucadele surekli ve kesisiz olmalidir.

Uhud'da peygamberimiz yaralanip, oldugu haberi cikinca, bir gurup musluman, -Muhammed (S.A.) oldu , dava bitti. deyip kacmaya baslamisken, diger bir gurupta " Muhammed (S.A.) olduyse Allahin davasi baki dir!. " diyerek savasa devam etmislerdir.
Biz de Mucadele Birligi hareketi yasandi ve bitti. diyen Agabeyimiz gibi geri cekildik.

Zayif iman gosterdik.. (Allah bizi affetsin!.)

Demekki imani kamil degilmisiz!.

Ama, diyorum. yinede toplumun parmakla gosterilen fertlerini yetistiren okul, Mucadele Birligidir.

Allah, Agabeylerimizden razi olsun.

Sunu boyle yapmistik, bunu boyle yapmistik, demek icin ancak mezara girmek gerekir.

Allah bizlere tekrar o kutlu hareketin icine katilmayi nasib etsin. (Amin.)

D.A.

İslam İnancının Temelleri, Akaid, Ömer Nesefi

İSLAM İNANCININ TEMELLERİ

Sunuş

Bu kitap, İmam Ömer Nesefi hazretlerinin akaid kitabı esas alınmak suretiyle, yayınevimiz taralından hazırlanmıştır. Kitabın metni bayın Keyid Ahsen"e tercüme ettirilmiş, bu tercüme, gözden geçirilmiş, dili lashılı cemmiş, metinde, bugünün muslümamnın anlamakta güçlük çekeceği ve derinleştirilmesi gerekli bölümler, işaret edilerek, metin şerh ettirilmiştir.

Kitabın daha iyi anlaşılması ve ihtiyaca cevap vermesi için kitabın pfanı metin aynen kalmak kaydıyla, ilaveler sureliyle geliştirilmiştir. Metnin ayrıca verilmesiyle, kitap metni İle, yapılan ilaveler, düzenlemeler ve yorumların kaşnıamasına itina edilmiştir.

Akaid, İslam inançlarının temeli olarak, kesinlikle anlaşılmalı ve İslama inancı sağlamaya vesile olmalıydı. Bu maksatla akaidin önemini açıklamalı îslâmm zuhurundan bu güne ehli sünnet inancının tarihi seyri gösterilmeli, insanın kurtuluşu için Allahın Resulü ve ashabı ile büyük imamlarımız vasıtasıyla bugünlere intikâl eden kurtuluş kaynağına yönelen ve hala zihinleri meşgul eden saldırıların mahiyeti ve kaynağı gösterilmeli, mukayeseler yoluyla, insanlığın ve insanlarımızın kurtuluşu için İslama temiz bir inançla bağlanmaları için, bir davet olmalıydı. Bunu yapmaya çalıştık.

Dileriz ki, bu hizmetimizde başarılı olalım ve İslama susamış insanlarımıza, İslâm ilimlerinin bu hazinesinden istifade etme imkânını sağlayabilelim. Gönüllerde ve fikirlerde îslâm için sevgi tohumlan ekebildiyse, Îslâmm hayati Önemini kavratabiîdîyse, inanç hatalarından sakındırıp, Al'ahın razı olduğu inanç ve düşünceye götürebildiyse mutluyuz.

IHI tün dikkatimizle çabaladık, titizlikle en ince teferruata kadar daldık ve hata etmemeye çalıştık. Ama kim hatadan arınmış olduğunu iddia edebilir.

Kitaba emeği geçenleri zikrederken, kardeşimiz Mehmet metin'e rahmet vesilesi otur umuduyla, onun isteğimiz özere sözlük kısmını hazırladığım ve kitabı İtina ile daktilo ettiğini belirtiyoruz.

Sayısız hamd ve sena Allah'a, salât ve selâm Resulûnedîr. Bayrak Yayınları1[1]
Onaltıncı Baskı İçin

Bilindiği gibi, Âkaid, îslâm dininin temelidir. Mutluluğa giriş, kurtuluşa ermek için zaruri şart, diliyle şahadet kelimesini söylemek, kalbiyle de söylediklerini doğrulamaktır. Fakir, zengin, genç-ihtiyar, âlim, ümmi, sağlıklı, hasta bütün akıl sahipleri için, dünyada İslâm dairesine girme, nin, âhirette cehennem azabından kurtuluşun ilk ve vazgeçilmez şartı bu mübarek hakikati dil ile söylemek, kalb ile ikrar etmek demektir. Bu ilk temel hakikat üzerine, bu hakikatten çıkan îman konusunun ayrıntıları da îman edilmesi gerekli hakikatleri bir silsile, bir bütün haline getirir.

îslâm bizi îman etmeğe, güzel amellerde bulunmağa ve güzel ahlâka çağırıyor. Güzel ameller —ameli saliha— güzel ahlâk, hakikatçı düşünce, mutlu bir yaşayış ancak salih bir îmana dayanır. Çünkü böyle bir îmana dayanmayan eylemin, ahlâkın, düşünce veya düzenin kıymeti ve faydası bulunmaz.

Zamanımızda dikkatli bir araştırma, ülkemizi ve İslâm âlemini etkisi altına alan moda düşünce tarzlarının, ahlâk sistemlerinin, ekonomi ve sosyal sistemlerinin v.b. dayandığı temellerin gayri insanî, gayri ahlâkî oldukları gibi, îsîâm îmanı ve bakış tarzı ile de kavga halinde olduğunu ortaya çıkarır.

Ülkenin bir buçuk asırdan beri yaşadığı kimlik bunalımı, medeniyetler kavgası, medeniyetimizin kendi kültür kökleri ile kopan, unutulan bağlan tesis etmek son derece hayati hale getiriyor. Bu yüzden itikadda mezhebimiz İmam Maturudi Hazretlerinin talebesi Ömer Nesefi'nin İslâm imanım özet halinde veren bu kitabı yayınlayarak çok önemli bir görevi yerine getirdiğimiz inancındayız. Ayrıca eser Teftazani'nin şerhleriyle zenginleştirilmiş, çoğu problemlerine, Akaid ilmi açısından cevaplar verilmiştir. Akaîd alanında, İslâm Kültürü'nün diğer alanlarında öz klasiklerimizin Türk Kültürü'ne kazandırılma çalışmalarında ilklerden olmuş ve benzeri yayınların müjdecisi olmuştur. Eseri, müslüman Türk halkına, millî rönesansın oluşmasında katkıda bulunması dileğiyle sunuyoruz.2[2]

Eserin İlk Baskısı İçin Takdim

İnsanları şahsiyet halinde birleştiren sosyal realitelerden bilisi, millet gerçeğidir. Millet ise biyolojik bir realite oluşundan ötede, bir. ideolojik birliktir. Millet realitesinin maddî bünyesi ve ideolojik yapısı, millet vakıasının iki görünüşünden ibarettir. Bir milleıin. tarihin karanlığına gömülmesi ve hayat sahnesinden çekilmesi, ideolojik yapının tahribi ile başlar ve tedbirleri alınmazsa, kat'î bir yokoluş ile sonuçlanır. Tarihin klasik tasnifi kabul edilecek olursa; ilk çağlarda yaşamış kavimlerden hemen hiç biri —bîri müstesna—, zamanımıza kadar gelebilmiş değildir. Ltilerin, bir devirler yaşadığını, sadece tarih kitaplarından ve bıraktıkları eserlerden anlıyoruz. Bu milletler ise. önce İnsanları millî şahsiyetleri etrafında toplayan, gözle görülmez ve fakat akıt için zaruri hayat temcilerini terketmiş ve yok oluşa giden karanlık yula yönelmişlerdir. İşle, insanları bir şahsiyet haline getiren ideallerin fışkı rdığı hayat pınarı kurursa; millet hayatı yavaş yavaş kaybolur, yerinde başka biçimde bir cemiyet ortaya çıkar.

Şu halde, milletlcrin hayat özü, milli kültürdür.

Ve düşmanların uzun vadeli çalışmalarla yıkmağa uğraşacağı temel, bu temcidir, yani kültürdür. Zira, insanlar hareketlerinde, münâsebetlerinde, şuurlarının ve şuur ötesinin tesiri altındadırlar. însnn sınırlımı tesiri altında tutan deflerler ise ferdin bağlı bulunduğu cemiyetin tarihi, an'ancsi. dııyıuısu ve inançlarının tümünden ibarettir insanları ve cemiyetleri bîr yok oluşa sürüklemenin müessir yolu. milletlerin hayat Özü olan ideolojinin fışkirdığı millî kültür pınarını kurutmaktan İbarettir,

Millî varlığımızı yok etmek İsteyen düşman güçlerin bu sinsi savaşına; milli kültürü yüceltmek, yaşatmak ve zenginleştirmekle cevap verebiliriz, işte bu maksatla, milletimizin kültürünü korumak, zenginleştirmek ve yüceltmek hareketine, «islâm înancının Temelleri» diyebileceğimiz, millî kültürün ana kaynaklarından birisi ile başlıyoruz. Bu, Akaiddir.

Milletimizin siyasî, ahlâkî, iktisadî ve askerî bütün problemlerini iyice bilmek; milletimizin ve milletlerin inanç, düşünce, hareket temelleri hakkında açık bir fikir edinmekle mümkündür.

Asrımızda bir münevverin, Japon san'atından, Hint felsefesinden bahis açma mecburiyeti (!) yanında, kendi öz kültürüyle pek alakadar olmayışı, ne derin bir kültür buhranına düştüğümüzü göstermez mi?

Millî kültür serisine; Türk milletinin, uğrunda dereler gibi kanını akıttığı mukaddes dinimizin temeli olan «Akaid» ile başlıyoruz. Millî kültürün ana mefhumları, «Milli Kültür Serisi» adı altında nakledilecektir. Otağ Yayınevi 19713[3]

Bismîllahirrahmanırrahîm
«Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm, Din Günü'nün sahibi ve mutasarrıfı olan Allah'a hamd olsun. (Ey Rabbimiz) Yalnız Sana ibadet ederiz, yalnız Senden yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil.»

Yaratılmışların en hayırlısı. Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)e, âline, ashabına, zevcelerine, zürriyetine ve bütün ehl-i beytine de salât ve selâm olsun.4[4]

Editör not: Kitabı edinilip, okunup, özümsenmesi duası ile...

Bir Medeniyet İnşasıdır Bu - NOTLAR

Cumartesi, Ekim 18, 2008

Unutmayanlar unutanlara hatırlatsın!
Aykut EDİBALİ

LİDERLİK VE VİZYON
Büyük liderlerin,mega liderlerin,bilge liderlerin;büyüklüğü,mega liderliği ve bilgelikleri ortaya koydukları VİZYONLARI ile anlaşılır. vizyonu ve misyonu olmayan bir kimsenin liderliğinden söz edilemeyeceği gibi;ortaya konan vizyon ve misyon da liderin çapını belirler.

"HEDEFİMİZ MUHTEŞEM TÜRKİYEDİR."

"Türk’ün mührünü,inancının mührünü,menfaatinin mührünü Türkiye’ye, Ortadoğuya, yeryüzüne ve çağa vurmaya hazır ve kararlı olduğunuzu ilan ediyor,ispat ediyorsunuz."

"Davamız Türk Milleti’nin varlık ve beka davasıdır."

"21. asırda inşallah büyük Türk İslam Medeniyetinin yeniden uyanışını bu millet görecektir. MİLLET o zaman bütün cihana,yeni medeniyetin ufuklarını gösterecektir. İnsanlığa olan görevini yapacaktır. İnsanlığa hayır için medeniyet için, fazilet için, erdem için, onun kanayan yaralarını; ahlaksızlık, adaletsizlik yaralarını, uyuşturucu ve alkolle mahvolmuş bedenini sıhhate kavuşturabilmek için, yeryüzündeki insan şeklindeki canavarlaşmış insanlara insanlığı hatırlatmak için, O İLAHİ MİSYONU yerine getirebilmek için,sırf Allah rızası için, onlara yardıma koşacaktır. Müslüman olsun olmasın. Müslüman Hiristiyan fark etmez bütün insanlara kucak açacak, onların dertlerine bütün bir geçmişimiz gibi yaralarını sarmaya koşacaktır.

İşte cihangir bir medeniyetin, MİLLET’in inşallah doğuşunu göreceğiz.
İŞTE BİZİM RÜYAMIZ BU MUTLU MÜBAREK DUADIR.

Bu rüyanın çok büyük olduğunu ve siyaseti aşan bir şey olduğunu söyleyebilirler. Bizim profesyonel siyasetle hiçbir ilişkimiz yoktur. Siyasetin gündelik kalıplarıyla da alakamız yoktur.

BİZİM DAVAMIZ BİR MİLLETİN YENİDEN UYANDIRILMASIDIR."
(Aykut EDİBALİ,Bayrak Dergisi,Sayı 1154, Sayfa 12)

İşte size vizyon, işte büyük liderlik, mega liderlik, bilge liderlik.

"BAŞARI: SABIRLA YOĞRULAN BİR GAYRETİN SONUCUDUR"

SABIR VE ZAFER 1
MİLLİ MÜCADELE ATATÜRK VE SAKARYA

Mustafa Kemal Atatürk,düşman ordularının ta Ankara yakınlarına,Polatlı’ya kadar dayanmasına, Ankara’da göç katarlarının yola dizilmesine rağmen O, hala büyük bir sabırla büyük güne hazırlanıyordu.Gece sabahlara karar gaz lambasının altında Peygamberimizin savaş planlarını inceliyordu.Ankara’da Atatürk’e Başkomutanlık görevinin tekrar verilmeyeceği tartışılıyor fakat O,yine sabırla,azimle gece-gündüz Sakarya’nın hazırlıklarını yürütüyordu.

"Sakarya’da mübarek ve muhteşem bir iş başarmıştır atalarımız.Sakarya, Mohaç gibi, Ganije gibi, İstahbul’un fethi gibi ve diğer büyük fetihler gibi mübarek ve muhteşem bir başlangıçtır. SAKARYA’DA BAŞLAYAN BÜYÜK TÜRK "MED"DİNİ CİHAN ÇAPINDA BİR YÜKSELİŞ VE YÜCELİŞE ULAŞTIRACAĞIZ. Sakarya’nın bütün maddi ve manevi mirasını gözümüz gibi koruyacağız." Aykut EBİBALİ


SABIR VE ZAFER 2
ASIRLARCA İZLERİ SİLİNMEYECEK BİR ZAFER

Bir büyük deniz savaşında Kaptan-ı Derya amiralleriyle, leventleriyle denize açılır. Ancak haftalarca, aylarca o koy senin, bu liman benim gemilerini devamlı yer değiştirerek saklamaktadır. Leventler komutanlarını çok sevmektedir; ancak düşmanla bir türlü karşılaşmayıp haftalarca, aylarca yer değiştirip saklanmalarına, adeta kaçmalarına da bir anlam verememekte ve sabırsızlanmaktadırlar. Haftalar geçtikçe isyan etmeye komutanlarını korkaklıkla suçlamaya,komutanlarının en yakın danışmanlarının komutanlarını pasifize ettiğine dair söylentileri yaymaya başlarlar. Allah’a verecek bir canımız var.Çıkalım düşman karşısına der leventler. Haftalar ilerledikçe kimi leventler donanmadan ayrılırlar. Ummanın uçsuz bucaksız derinliklerinde kaybolup giderler.Helak olurlar.

Vakit tamam olur bir Perşembe akşamı Başkomutan, tüm amirallerini,leventlerini toplar ve onlara:"Beklenen gün gelmiştir. Herkes hazırlığını yapsın,abdestini alsın yarın tan ağarmasıyla birlikte harekete geçeceğiz." der.

Güçlü düşman karşısında asırlarca izleri silinmeyecek bir zafer kazanılır.



"Öyleyse,evet öyleyse,istikbalin kurtarıcı organizasyonu dış aksiyonun olanca açıklık,kesinlik ve en katı şaşmaz formüllerle ortaya koyan,ama bütün azalarını Türk insanının kurtuluş umudu,sevgisi ve saygısını taşımaya, dünyamızın bütün kaderini,yalnızlığını ve elemini çekecek bir gönül zenginliğine kavuşmaya çağırır.Halk içinde halka hizmet ederken gönlünü O yüceler yücesinin sevgisi ile doyurmağa,zenginleştirmeğe,yücelmeğe,derinleşmeğe çağırır.Taşlaşmış dış aksiyonun içinde dile gelmez iç aksiyonun,iç deneyin birleşmesi.

Türkiye insanının,Türkiye toplumunun kurtuluşu böyle bir öncülüğü gerektiriyor. Bu olur mu,olabilir mi? Bunun cevabı verilemez. Tarihin büyüklü küçüklü medeniyet tırmanışları hala bir sır.Parçalanmaz,bölünmez ayrılmaz kesintisiz tarih akışı hesaba,kantara,endazeye vurulmaz. Hele bizim yaşadığımız geçiş dönemlerinde.

Bütün sorular burada düğümleniyor. Türkiye insanı için, Türkiye toplumu için kimler kendinde baş döndürücü bir inkılap geçirebilir? Kimler bu başkalaşımı yapabilir.?" (Aykut EDİBALİ, Yeniden Milli Mücadele,Yıl:1974,Sayı:209)

SABIR VE ZAFER 3
SÜLEYMANİYE’NİN İNŞASI VE MİMAR SİNAN

Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman dünya durdukça yaşayacak, depremlerden, bombalardan etkilenmeyecek bir cami yaptırmak ister. Bu amaçla Süleymaniye Camii’nin inşa görevi büyük mimar Osmanlı’nın Mimarbaşı Mimar Sinan’a verilir. Sinan asırlarca yaşayacak bu caminin temellerini atar ve temeller üzerinde tam 6 yıl boyu çalışır. Bütün dünya ayağa kalkmıştır. Muhteşem Süleyman bir camiyi bile yapmaktan acizdir. Caminin inşaatını başlatamamaktadır, Osmanlı acizdir söylentileri yayılmaya başlar. Birçok dünya ülkesi gönderdikleri elçileri vasıtasıyla paha biçilmez mücevher ve altın gönderirler cami inşaatına başlansın diye. Ama Mimar Sinan hala temeller üzerinde çalışmaktadır. Sabah inşaata gider ölçer biçer, akşam eve döner sabahlara kadar düşünür, hesaplar yapar, tekrar düşünür deneyler yapar, yaptırır ama bir türlü inşaatı başlatmaz.

Dünya’nın da yoğun baskısı üzerine Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın Mimarbaşı Sinan’ın kellesini alacağı,onu idam ettireceği yolunda şayialar yayılır.Buna rağmen Mimar Sinan’ı kimse yolundan döndüremez. O, üç yıl geçiyor,dört yıl geçiyor beş yıl geçiyor ve hala temellerle uğraşıyor. Taş üstüne taş koymuyor. Sultan bizzat huzura çağırır görüşür Mimarbaşı ile ama yine de o temellerle uğraşır. Tam altı yıl sürer bu temel çalışması.

"Günübirlik işler çiçekler gibidir. Baharda açarlar; kimileri üç günde,beş günde,kimileri bir haftada, bir ayda solar,kaybolur giderler Ama bizim yaptığımız işler Ulu Çınarlar gibidir. Çınarların kökleri dal budak salar yerin derinliklerine. Onları söküp atamazsınız."
Aykut EDİBALİ

Evet Süleymaniye’nin inşasından söz ediyorduk.Nihayet uzun beklemeler, deneyler, uykusuz geceler, araştırmalar, gel-gitlerden sonra temeller oturtulur; inşaata başlanır. Ve inşaat 1,5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanır. Yabancı ülkelerin gönderdiği paha biçilmez mücevher ve altınlar da harca karıştırılarak inşaatta kullanılır. Artık, asırlarca yaşayacak Muhteşem Süleyman’a,Muhteşem Türk Milletine layık Muhteşem Süleymaniye bütün görkemiyle, zerafetiyle, akustik düzeniyle karşımızdadır.

Şimdi bir cami inşası için bu kadar bekleniyorsa bu kadar titiz davranılıyorsa; Türk’ün mührünü, inancının mührünü,menfaatinin mührünü kanatları cihanı kaplayan, Kitabı ve hilali kucaklayan çift başlı beyaz kartal ile; Muhteşem Türkiye gibi,Türk Medeniyetinin,İslam Rönesansı’nın gerçekleştirilmesi gibi,muhteşem bir rüya,bir plan,bir vizyon, Bir "Kızıl Elma" iki cihanı aydınlatacak bir ideal elbette ciddi bir çalışma gerektirir.Bunu da ancak Bilge Liderler gerçekleştirebilir.Ve bilge liderleri da ancak bilge liderler anlayabilir.

"SIRADAN ADAMLA,ALELADE ADAMLA LİDER VE LİDERLER TOPLULUĞUNUN FARKI; LİDER KRİZ ANINDA ORTAYA ÇIKAR VE HERKESİN DENİZE DÜŞERKEN YILANA SARILDIĞI BİR DÖNEMDE,İŞTE KURTULUŞ BUDUR.DER İNSANI KAMİLLER ÇIKAR ORTAYA. SİZE DÜŞEN BU LİDERLİKTİR." (Aykut EDİBALİ 23 Mart 2002 Ankara Hacı Baba)

İSLAM RÖNESANSI

Muhteşem Türkiye vizyonu şüphesiz Türk İslam Medeniyetinin yeniden uyandırılması ve hayatın her alanında inşası ile mümkündür.Yani mesele temelde bir medeniyeti uyandırmak ve yeniden hayatın her alanında inşa etmektir. Dava,çağdaş dünyanın Müslüman Türk Milleti’nin ve insanlığın önüne koyduğu problemlere; milli,İslami ve insani çözümleri koymaktır.Mesele,Kendi kültür ve medeniyetimizin temelleri üzerinde çağı yorumlamaktır. Mesele,Akif’in deyimiyle "Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı." meselesidir.Dava, Türk Kültür ve Medeniyeti Rönesansını, İslam Rönesansını gerçekleştirmektir.

Bir medeniyetin inşası için ise Yüce Kur’an üç temel esas üzerinde durur. Aykut EDİBALİ Kur’an’ın Aksiyon Öğretisi kitabının 397 ve 398. sayfalarında bunu şöyle ortaya koymaktadır:

"AMEL-İ SALİHİN KAPSAMI

Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir kimse,kör olan bir kimse gibi olur mu?Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak eder."

"Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar."

"Ve onlar ki,Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler ve Rablerine saygı gösterirler ve hesabın kötülüğünden korkarlar."

"Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler.İşte bunlar, bu hayatın akıbeti kendilerinin olacak olanlardır."

"Adn cennetlerine girecekler,atalarından,eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte olacaklar.Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler:

'Sabrettiğiniz için Size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!'
'Allah’ın ahdini misak ile belgeledikten sonra bozanlar ve Allah’ın birleştirmesini emrettiği bağlantıları koparanlar ve yeryüzünü bozguna verenler var ya, işte lanet olsun onlara! Ve yurdun kötüsü de onlaradır.'

'Onlar iman etmiş ve kalpleri Allah’ın zikriyle yatışmış olanlardır.Evet iyi bilin ki, kalpler Allah’ın zikri ile yatışır.'

'Onlar ki, iman etmişler ve Salih ameller işlemişlerdir.Ne mutlu onlara,varacakları yer de ne güzeldir!' Kur’an-ı Kerim 13/19-29


"BİR MEDENİYETİN İNŞASI İÇİN ÜÇ TEMEL

1. Bu ayette Salih amellerin kapsamını anlamak imkanını buluyoruz.İnsanoğlunun ahit ve antlaşmalarını görüyoruz. Birincisi Allah’ın antlaşması,ahdi.İkincisi insanın mahlükla, özellikle insanlarla sözleşmesi.

Allah bu ayetlerde; insanoğlunun kendisiyle yaptığı sözleşmeye sadık kalmasını, edimlerini yerine getirmesini istiyor. Aynı şekilde dünyada insanlarla yaptığı antlaşmalara uymasını,onları asla bozmamasını tavsiye ediyor.Bu gerçeğin devamı şeklinde,Allah’ın riayet edilmesini emrettiği riayetlere saygıdır Allah saygısı ve kötü hesaptan korku.

Allah’ın ahdine riayet, sözleşmelere riayet 25 ayette Allah’ın yasakladığı çirkinlikleri okuyunca daha çok anlaşılıyor. Allah, Allah’ın misakını bozanları, Allah’ın birleştirmesini emrettiği bağlantıları koparanları ve yeryüzünü ıslah edildikten sonra fesada verenleri lanetliyor.Bu ayet ile bir üstün medeniyet nizamının temellerini oluşturan sözleşme düzenini,hukuk düzenini buluyoruz.Birincisi Allah’ın ahdidir. İnsanoğlunun Allah’a karşı görevlerini ve haklı beklentilerini, Allah-ü Teala’nın vaadlerinden oluşan bir ahit sistemi.

2.İkincisi insanoğlunun insanlarla ilişkisini düzenleyen bir sözleşme düzeni.

3.Üçüncüsü cansız tabiattan başlayarak tüm canlılara karşı mükellefiyetlerinden doğan bir düzen. İnsanoğlu dünyanın ve tabiatın ve canlılar aleminin fıtratlarına uygun olarak yaşamlarını teminat altına almakla sorumludur.İşte bunlar Allah’ın korumasını emrettiği değerler bütünüdür.Böylece bu ayette mümin:

1.Allah’ın ahdine uymak,

2.İnsanların tümü ile bir sözleşmeler düzeni kurmak ve yaşatmak,

3.Cansız tabiat ve canlı alemle Allah’ın emir buyurduğu riayeti gözetmek görevini almış bulunuyor.

İşte böylece Amel-i Salih kapsamı içindeki temel görev ortaya çıkmış bulunuyor. Ezelde tesis edilmiş bulunan Allah’ın ahdine tam riayet.İnsanlarla ilişkisini rızaya dayanan sözleşmelere dayandırmak ve sözleşmelere tam saygı.Cansız madde ve canlılar aleminde Allah’ın riayet edilmesini emir buyurduğu haklara saygı,riayet.Sadece bu ayetle bile insanlığın aradığı yeni medeniyetin esaslarını vermektedir.Cansız maddeyi,canlılar alemini de içine alan haklar ve görevler düzeni,insanlar arası ilişkileri de düzenledikten sonra Rabbın huzuruna çıkıyor,Allah’a ezelde verilmiş söz yerine getiriliyor. Kaybedilen cennet bulunuyor.

Allah’ın, insanların, canlıların ve cansız dünyanın haklarını teminat altına alan bir medeniyet inşası insan eylemlerinin baş hedefi oluyor! Bu hukuk düzeninin düşmanları ise Allah’ın ahdini bozanlar,Allah’ın birleştirmesini emrettiği bağları koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır."



"Sizlere sunduğum bir altın antlaşma, ahitleşme var. ALTIN ANTLAŞMA VE AHİTLEŞME." (Aykut EDİBALİ, 23 Mart 2002,Ankara, Hacı Baba)

Zaman zaman unutuyoruz efendim.

"UNUTMAYANLAR UNUTANLARA HATIRLATSIN!"
(Aykut EDİBALİ,2004 Kıbrıs.)

Mehmet Mutluoğlu

İTÜ Şehitlere Saygı Yürüyüşü / 09.10.2008 Perşembe

Perşembe, Ekim 09, 2008

İTÜ içerisinde kendiliğinden gelişen bir eylemdir. İTÜ'lü öğrenciler internet üzerinde haberleşerek gerçekleştirmişlerdir. Arkadaşlarımız da geçmiş tecrübeleri ile desteklemişlerdir yürüyüşü.

Yürüyüş öncesinde dağıtılan bildiri: 08.10.2008 / Çarşamba

Sınır karakolları, mermiler, insanların gencecik bedenleri!

Haberleri izlerken neler hissettiğini biliyoruz…

5 Ekim 2008 tarihinde Aktütün karakolunda yaşanan vahim saldırı tüm milletimizin yüreğinde bir kor gibi düştü. Yaşanan acı, hepimizin… Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelen bu melun saldırı sonucunda şehit düşen vatan evlatlarının ailelerinin çektiği acıyı hissettik yüreklerimizde. Kolay mı Millet olmak?

Dile kolay 17 can… 17 ayrı sevda, 17 ayrı umut, 17 şehit. Hepsini bir gün düşmanlık bitecek umuduyla uğurladık…

Herkes bir şeyler söylüyor bu günlerde, çapsız tahliller, saçma sapan yorumlar… Bu gün en anlamlı şeyin, millet olarak duruşumuzu göstermek olduğunu biliyoruz. Onbinler şehitlerimizin cenazelerini uğurladılar. Milyonların desteği arkalarında…

Ve biz, İTÜ Öğrencileri…

Biz de duruşumuzu belli etmek, ve bu hain saldırıyı tel’in etmek amacıyla toplanacağız.

9 Ekim 2008 Perşembe günü. Evet yarın.

Ve evet çok vaktimiz yok toplanma hazırlığı yapmaya. Fakat üniversite öğrencileri olarak biliyoruz ki, duruşumuzu gösterebilmek için kaç kişi katılacağının bir anlamı yok…

Bağımsızlık sevdalısı, onurlu İTÜ öğrencileri olarak, Perşembe günü saat 13’de Eski Rektörlüğün karşısındaki Atatürk Büstünde toplanacağız.

Biliyoruz ki şehitler ancak unutulunca ölürler,

Ve biz, o 17 umudun ölmediğini,
dosta düşmana göstereceğiz.

Hain saldırıyı kınamak için, şehitlere saygı için,

9 Ekim Perşembe Günü, Atatürk Büstünün Önünde!

İTÜ Öğrencileri



Yürüyüş esnasında okunan bildiri / 09.10.2008 Perşembe

İTÜ’lü arkadaşlar, millet evlatları, öğrenciler!

Terörün ne olduğunu iyi biliyoruz, yakından şahit oluyoruz sonuçlarına! annelerin gözyaşları hepimizin yüreğine bir ateş gibi düşüyor.

Millet olmak kolay değil. milli bilinç sahibi olmak kolay değil! bir annenin hissettiği acıyı hissedebildiğimiz zaman millet olmuşuz demektir!

Terör ve terör örgütleri millet’i birbirine düşürmek, kardeşi kardeşe kırdırmak için, emperyalist devletler tarafından bir maşa gibi kullanılıyor.

Biz bu oyunu 1968’den bu yana biliyoruz. iç savaş bezirgânlığı, düşmanlık kültürünün geliştirilmesi ve daha nice ali cengiz oyunu oynandı bu millet üzerinde… hala oynanıyor!

Fakat türk milletine karşı geliştirilen düşmanlığın bu kadar aşağılık olanı ile daha önce karşılaşmamıştır!

Hatırlayınız, terörist saldırıların bir benzerini itü’lüler olarak 7 mayıs 2006’da biz de yaşamıştık.

1984 senesinde er süleyman aydın’ın katledilmesi ile başlayan bölücü terör süreci, en son 5 ekim’de aktütün karakoluna yapılan saldırı ile devam ediyor. 17 kardeşimiz, 17 mehmetçik göğe yükseldi bu saldırıda.

Palalar, demir sopalar, saldırılar, mermiler, bombalar.
bunlar bizi yıldıracak, millet’imize, devlet’imize, halkımıza olan sevdamızı zerre kadar azaltacak şeyler değil…

Amaçları milletimizi korkutmak ve sindirmek.

Korkuyor muyuz?
(öğrenciler): HAYIR!

Korkuyor muyuz?
(öğrenciler): HAYIR!

Korkuyor muyuz?
(öğrenciler): HAYIR!

Biliyoruz ki, şehitler vurulunca değil, unutulunca ölürler.
ve biz şehitlerimizin ölmediğini, bizimle birlikte yaşadığını dosta düşmana haykırıyoruz!

ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ!
(öğrenciler): şehitler ölmez vatan bölünmez!

şimdi şehadet şerbetini içen erlerimizin isimlerini okuyorum!
- Er Süleyman Aydın?
(öğrenciler) : BURADA!

- astsubay çavuş hasan önal (eskişehir)
(öğrenciler) : BURADA!

- piyade uzman çavuş savaş can (osmaniye)
(öğrenciler) : BURADA!

- komando çavuş ilhan küçüksolak (kocaeli)
(öğrenciler) : BURADA!

- er davut ilbaş (siirt)
(öğrenciler) : BURADA!

- er hakkı aran (diyarbakır)
(öğrenciler) : BURADA!

- er ramazan yeşil (antalya)
(öğrenciler) : BURADA!

- jandarma uzman onbaşı rasim eser (silifke)
(öğrenciler) : BURADA!

- uzman çavuş hasan aygör (kırıkkale)
(öğrenciler) : BURADA!

- jandarma er çağlar mengü (istanbul)
(öğrenciler) : BURADA!

- uzman çavuş onur ilgın (adana)
(öğrenciler) : BURADA!

- piyade uzman çavuş cahit yıldırım (erzurum)
(öğrenciler) : BURADA!

- jandarma komando er halil ibrahim arlık (denizli)
(öğrenciler) : BURADA!

- er osman karakelle (istanbul)
(öğrenciler) : BURADA!

- jandarma uzman erbaş bahattin erturhan (sivas)
(öğrenciler) : BURADA!

- piyade er muhammed aydemir (artvin)
(öğrenciler) : BURADA!

YAŞASIN MİLLET,
KAHROLSUN MİLLET DÜŞMANLARI,
KAHROLSUN TERÖRİSTLER!

(öğrenciler): sehitler ölmez vatan bölünmez

UMMADIK

Pazartesi, Eylül 29, 2008

Ummadık zerre ikbal ; milletin kavgasından

Kan dondu yüreklerde bir kıvılcım ummadık.

Dünyamız şekillendi yükselmek hülyasından,

Çileyi zevk edindik bir tebessüm ummadık !

Olmadı hiç arzumuz mevki, makam ve şandan;

Göğsümüzde iz yoktu, hak olmayan nişandan,

Şükür ki nasipliydik, bir kutsi heyecandan

Davayı meşk edindik, bir iltifat ummadık !

Gördük büyük çatlağı düzenin temelinde

Gömlek gövdemize dar; mühür iblis elinde.

Beden küçük, kalp büyük; hep zafer emelinde

Yürüdük yorulmadan bir menfaat ummadık !

Hak davası davamız; Hak yoluydu yolumuz,

En hoyrat elde bile hiç solmadı gülümüz

Eminiz şeref ile anılacak adımız,

Siyaset ilim dedik; bir şatafat ummadık…

Şimdi gayret günüdür, halkta ümit tükendi,

Sanma bitti bu azim, mücadele tükendi.

Söktük prangaları, zulmün gücü tükendi

Yürüdük hiç durmadan ; istirahat ummadık…

Yaşar Tekeli / Şubat 2003

Araştırma 1, Bir Milli İslamcılık Serüveni: Mücadelecilik - 1, Mustafa Aydın

Pazartesi, Eylül 01, 2008

Bir Milli İslamcılık Serüveni: Mücadelecilik

“Mücadeleci”, 1968-1978 tarihleri arsında etkin olan Mücadele Birliği adlı siyasal harekete mensup kimse anlamına gelir. Mücadele Birliği, bir dönemlerin sağ-sol ikileminde sağcı kutupta yer alan, salt milliyetçilikle saf İslamcılık arsında kendine özgü bir noktada faaliyette bulunmuş, duyguları/eğilimleri itibarıyla İslami, kültürel söylemi itibarı ile milliyetçi bir harekettir. Bir dönemler kültürel dünyamızda önemli bir yer işgal etmiş, bugün ise hala “Mücadeleci” olarak nitelendirilen ve toplumsal hayatın değişik yerlerinde faaliyet gösteren bir insan grubunun temel esprisini tanımakta elbette yarar vardır.

Önce belirtmelitiz ki bu araştırma noktasında bazı sıkıntılar vardır. HArekerin kadrolarının önemli bir kısmı hayattadır ve elbette onların da buradaki analizlere uygun veya muhalif söyleyebilecekleri şeyler vardır. Dolayısıyla böylesi bir konuda yapılacak iş, gereksiz tartışmalardan kaçınmak için mümkün olduğunca hareketin kendi metinlerine dayanmak ve yapılan yorumları değerlendirmektir.

Ne var ki Mücadele Birliği hakkında yeterli düzeyde açıklayıcı bir araştırma yapılmamıştır. Gazeteci Metin Toker’in Solda ve Sağda Vuruşanlar adıyla 1971 Haziran’ında Milliyet gazetesinde yayımlayıp sonra kitaplaştırdığı bir hayli resmi çizgideki politik tefrikası yanında, Osman İridağ’ın haftalık Aksiyon dergisinin Ocak 2003’te “Sokak’ta Ülkücüler, Koridorda Mücadeleciler” adlı magazin türü bir yazısını; Hamza Türkmen’in aylık Haksöz Dergisi’nin Haziran/Temmuz 1994 tarihinde yayımlanan, “Millileştirilmiş Din anlatışının Türkiye’deki ilk ciddi örneği: Yeniden Milli Mücadele” adlı bir hayli analitik makalesini ve yine aynı dergide Genel Başkan Necmettin Erişen ile yapılmış “Mücadele Birliği Sorgulanmalıdır” başlığıyla yayımlanan bir mülakatı ve Yeni Şafak’ta Cemil Çiçek’le yapılmış bir başka mülakattaki beyanları bir kenara bırakırsak, konu hakkında araştırmalara pek rastlanmaz.

Biz bu yazımızda sözü edilen belgeleri de göz önünde bulundurmak kaydıyla, hareketin önemli bir yayın organı olan Yeniden Milli Mücadele dergisindeki bazı önemli seri yazıları, Milli Mücadele’de Kadroların Vazifeleri gibi bazı temel kitapları esas aldık, müntesiplerin sözlü görüşlerini değerlendirdik. Aşağıdaki metin bu çerçevede yazarın bazen oyuncu, bazen seyirci konumundaki görgül gözlemlerinin de işin içine katılıp yorumlanması ile ortaya çıkmıştır. Bu denemenin elbette eleştiriye açık yönleri olacaktır.

(Devam edecek)
Not: İletişim Yayınlarından çıkan bir ansiklopedi'den alınmıştır. Kamil Büyüker kardeşimiz tarafından e-posta ile gönderilen dosyalar, sayfaların fotoğrafları olup, fotoğraflardaki metin bilgisayar ortamına parça parça aktarılarak arşivimize eklenecektir.

Kapak, 7 Kasım 1972, Siyasi Krizlerin Kaynağı C.H.P

Pazar, Temmuz 27, 2008

Kapak, 30 Ekim 1972, Türkiye'nin Çözüm Bekleyen Meseleleri

Kapak, 10 Ekim 1972, Milli Dış Politika İstiyoruz!

Kapak, 3 Ekim 1972, Ortak Pazar Hakkında Millet Karar Vermelidir!

Kapak, 26 Eylül 1972, Asrımızda Mazlum Milletlerin Davası!

Kapak, 5 Eylül 1972, Milli Uyanış Hareketleri Karşısında Masonluk Ne İstiyor?

Salı, Temmuz 22, 2008

Kapak, 29 Ağustos 1972, İğrenç Bir İstismarın Hikayesi-TÖS'ün İç Yüzü

Kapak, 22 Ağustos 1972, Milletin Zaferleri Devam Edecektir!

Kapak, 6 Ağustos 1972, Kooperatifleşmede Millilik Şarttır

Perşembe, Temmuz 17, 2008

Kapak, 1 Ağustos 1972, Türk köylüsünün dertleri ve Milli Tarım Politikası

Kapak, 18 Temmuz 1972, Esir Milletlere Hürriyet!

Kapak, 27 Haziran 1972, Milli Menfaatlerimize Aykırı Turizm Politikası Değiştirilmelidir!

Kapak, 20 Haziran 1972, Siyasi Kumar

Cumartesi, Temmuz 12, 2008

Sloganlar

Perşembe, Temmuz 10, 2008

. Milletim Uyan!
. İman et, mücadele et, zafer senindir!
. Yaşasın Millet, kahrolsun Millet Düşmanları!
. Ordu-Millet el ele!
. Kan kan kan, Kıbrıs, Küdüs, Türkistan!
. Zafer Hakkın ve Hakk'a inananlarındır!

Kapak, 13 Haziran 1972, Ortak Pazar İçinde Kültürümüz Ahlakımız Devletimiz Ekonomimiz Korunabilir mi?

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

Kapak, 6 Haziran 1972, Halk ve Aydınlar Yeni Hükümetten Neler Bekliyor?

Kapak, 30 Mayıs 1972, İnsanlığı kurtaracak yeni bir çağ, yeni bir fetih!

Kapak, 23 Mayıs 1972, CHP'de Sosyal Demokrasi mi yoksa, Marksizm - Leninizm mi?

Kapak, 16 Mayıs 1972, Komünizm Lanetleniyor - Milli Karar Toplantısı

Kapak, 9 Mayıs 1972, Türk Generaline Sıkılan Kurşun!

Kapak, 25 Nisan 1972, Millet Nasıl bir İktidar İstiyor?

Salı, Temmuz 08, 2008

Kapak, 18 Nisan 1972, Vahşete LANET! Önkuzu Nasıl Şehit Edildi?

Kapak, 11 Nisan 1972, Rusya'ya Karşı Milli ve Gerçekçi Bir Politika

Kapak, 4 Nisan 1972, Komünizm'in Kökünün Kazınması için Alınacak Tedbirler

Kapak, 21 Mart 1972, İdamlar Hakkında Polemikler

Kapak, 14 Mart 1972, Avrupa'nın Türkiye'ye Bakışı

Kapak, 7 Mart 1972, Sıkıyönetim İddianameleri ve CHP'de Suçluluk Telaşı

Kapak, 28 Şubat 1972, Kıbrıs'ta Tehlikeli Gelişmeler

Kapak, 22 Şubat 1972, Haşhaş Ekimi Neden Yasaklanıyor!

Kapak, 15 Şubat 1972, Siyon Maliyesinin Ajanı Türkiye'de Ne Arıyor?

Kapak, 8 Şubat 1972

Kapak, 1 Şubat 1972, Ortak Pazar Millete Mezar

Mücadele Birliği - Notlar

Salı, Temmuz 01, 2008

Birkaç konuya dikkat çekmek istedim.
Adımı vererek yayınlamanızda da bir sakınca görmüyorum.

1-Mücadele Birliği, Türkiye'nin yakın tarihinde teşekkül etmiş en halisane teşkilattı. 1977'ye kadar mensubu olduğum Mücadele Birliği, hayatımda gurur duyduğum bir dönem olarak kalmıştır; Mücadeleci olmakla da hala gurur duyuyorum.

2-Birtakım kişilerin hataları yüzünden dağılan teşkilatı sorgulamak, hatalar yüzünden Mücadele Birliği'nden pişmanlık duymak gerçekten büyük haksızlıktır. İlk kopan kuşaktaki ağabeylere (N. T , C.Ç , Ö. Z.B. ) ısrarla sormama rağmen kopuş nedenini bir türlü öğrenemedim. Onların açıklamadıkları gerçeği birkaç yıl sonra bizzat görerek; ilgilileri haddimi de aşarak uyardım. Bütün bunlara rağmen ne teşkilatın, ne de kardeşlerimin bir suçu, bir günahı olduğunu düşünmüyorum. öz kardeşlerimizle paylaşamadığımız maddi-manevi pek çok şeyi Mücadele Birliği içinde paylaştık ve hala iyi ve kötü günlerimizde ilk aklımıza gelen isimler, bu kardeşlerimizdir. Bundan pişmanlık duymak değil; kanaatimce gurur duymak gerekir. En azından ben duyuyorum.

3-Sayın N. E'nin eleştirisini dikkatle okudum. eleştirilerine yer yer katıldığım noktalar olmakla birlikte, kendisini çok sevmeme rağmen katılmadığım noktalar da var. Ayrıca, kendisinin de affına sığınarak Mücadele Birliği'nin dağılmasında kendilerini de sorumlu tutuyorum. Şöyle ki: 1977 baharında Sayın Y. A.A. ağabeyim, Sayın K.Y. ağabeyim ve Sayın N. E. ağabeyimle yaptığımız bayağı uzun bir toplantıda; kendilerine Mücadele Birliği'nin işlevini ve gücünü kaybetmeye başladığını ifade ederek, bunun temel müsebbibinin Sayın A. E. olduğunu; Mecmuada yayınlanacak bir başyazıda Sayın A. E'nin bir müddet dinleneceğinin duyurulmasını ve Anadolu teşkilatlarının buna hazır olduğunu söyledim. Aksi takdirde, teker teker hepsinin de uzaklaştırılacağını hisssettiğimi belirttim. Zikrettiğim bu isimler şahitlik etmeseler ya da unuttularsa da Allah şahittir. Bu konuşma sonunda, çok sevdiğim Y.A.A. ağabeyim bana uzun uzun nasihatlerde buludu, o kadar... Şimdi sorgulanması gereken Mücadele Birliği mi, yoksa N.E,Y.A.A, K.Y. mı? Binlerce kardeşimin hiçbir şeyden haberi bile yokken, her söylenileni ikiletmeden yaparken ve yapmaya da hazırken, merkezdeki bir kişiye sahip çıkılamadığı için bu vebal kimin?

4-Öğrencilik yılları bitmiş, artık yetişkinliğe adımlar atılmaya başlanmıştı... Yani herkei az ya da çok geçinme derdi almıştı. Diğer teşkilatlar kültürel çalışmalar yanında ekonomik örgütlenmelere giderken biz ne yaptık? Bu gerçeği Sayın İ. K.'ye aktardığımda, resmen kendi işime bakmam gerektiği söylendi... Kim suçlu şimdi? Millet Partisi'ne, Bizim Anadolu'ya, Bayrak'a verilen emek ve enerji, ileriye dönük yatırımlara yönlendirilseydi sonuç nasıl olurdu? Kaldı ki, sayın A. E.nin her fırsatta birlikte olduğu Sayın E. Ören, böyle bir teşkilatma örneğini apaçık veriyordu. Bu tür girişmleri aralarında konuşup konuşmadıklarını elbette bilmem mümkün değil ama, yanyana geldiklerinde herhalde Fener-Galatasaray muhabbeti yapmıyorlardı, ya da en azından ben öyle sanıyorum. Bu canı örnek önlerinde dururken, bir çocuğun bile atılmayacağı maceralar atılmak, bütün teşkilatı da arkalarından sürüklemek neyin nesiydi? Burada Mücadele Birliği mi sorgulanmalı, yoksa merkezdeki ağabeylerim mi?

5-Anadolu'dan zar zor temin edilen parayla ne yapıldı? M. E.A.'nın tirajı yok denecek kadar az olan, birkaç tahta sandalye, birkaç da masası olan ve berbat baskısı olan Bizim Anadolu gazetesine ortak olundu... Sanki kendi yayın organımız yoktu... Sanki Yeniden Milli Mücadele Bizim Anadolu'dan daha az prestijliydi... Bu da yetmedi, bir müddet sonra hurdaya çıkacak Yeni Ortam matbaası ve gazetesi satın alındı. Alın size ikinci hata. Günlük bir gazeteyi besleyecek kadar ne yetişmiş kadro, ne sermaye ne de satış gücü... Hem toplanan sermaye, hem de emekler eridi gitti... Bütün bunlar olurken, hata Mücadele Birliğî'de miydi, yoksa ağabeylerimde mi? Aklı selim birisinin bütün bunlara engel olmak aklından geçmedi mi?

6-Başka bir komedi de Millet Partisi... Ahı gitmiş, vahı kalmış ve Rahmetli Osman Bölükbaşı'nın bile umudunu kestiği partiye girip, tabir yerinde ise "ölüyü diriltmek" kimin fikriydi? Ankara'da bir bina iki telefon sahibi olma adına, bir teşkilat böylesine sonu belli maceraya neden sürüklenir? Bu kadar amatör olunabilir mi? Olundu maalesef... Çünkü Sayın A.E.'ye bizler aracı ile bile ulaşamazken, burda adlarını zikretmeyeceğim -ki teşkilatın dışında olan bu isimleri aşağ yukarı herkes bilir ya da tahmin eder- kişiler Sayın A. E. ile kolkola , koskoca teşkilatı sonu gelmez maceralara sürüklüyorladı. Bu sonu belli maceralar yaşanırken benim sevgili ağabeylerim sadece seyrediyor; istisnasız hepsi "birinci adam" olmayı göze alamıyorlardı. Şimdi kimi sorgulamak lazım?

7- Hadi diyelim ki A.E. kendi kafasınca ve hiç kimseyi dinlemeden teşkilatı angaje ediyordu. Koskoca ağabeylerime Fatih Kanunnamesi'ni buradan mı hatırlatmalıyım? Fert mi, teşkilat mı tercihini yapayanlar mı sorgulanmalı, yoksa Mücadele Birliği mi?

8-Çalışamanızdaki iyi niyetten kat'iyyen şüphem yok. Ama birtakım yayınlardan söz ederken PINAR, GERÇEK gibi degilerden, üzerinde çalışmalar yapılan kitaplardan neden söz edilmediğini merak ettim. Kaldı ki, anadolu teşkilatlarının zaman zaman yayınladıkları bir yığın dergi de var. Eğer bir araştırma konusu ise çalışmanız, bu eksiklerle kadük kalır.

9- Gene sitenizde "Çeşitli Bağlantılar" adı altında verdiklerinizin yanında başka bağlantılar da yok mu? Mesela Araştırma ve Kültür Vakfı, Pınar Yayınları, Umran Dergisi neden alınmamış? Tüm kalbimle unutulmaktan kaynaklanan bir ihmal olmasını diliyorum.

10- Burada izinleri olmadan adlarını zikretmeyi ahlaki bulmadığım ve kendilerini üzeceğimi tahmin ettiğim değerli ağabeylerimin sadece adlarının baş harflerini rumuz halinde bilinçli olarak yazdım. Mücadele Birliği ile ilgilenen herkes, bu rumuzların kimlere ait olduğunu gayet iyi bilecektir.

Çalışmalarınızda başarılar diliyor, bu vesile ile ilgili sitenizi ziyaret edecek tanıdığım-tanımadığım Mücadele Birliği eski mensubu kardeşlerimi hasretle kucaklıyor, kendileri ile hala övünç duyuyorum. İyi ki Mücadele Birliği vardı. İyi ki mücadeleci kardeşlerimle birçok şeyi paylaşma mutluluğunu tattım.

Allah'a emanet olunuz.

Tahir YÜKSEL

Resim-7, Sosyal Sistemlerin Temelleri

Cuma, Haziran 27, 2008

Resim-6, Gazete Kupürü: İMAN ET, MÜCADELE ET, ZAFER SENİNDİR!

Pazartesi, Haziran 16, 2008



Site notu: Gazete kupürünü e-posta ile gönderen kardeşimize teşekkür ederiz.

Fotoğraf - Dava Arkadaşları ve Mücadele'den


Resme tıklayarak orjinal boyuttaki halini görebilirsiniz.

Ayaktakiler:
Aykut Edibali, Mehmet Kutlular, Enver Ören, Ergün Göze.
Oturanlar:
İrfan Atagün, Sait Bilgiç, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Alpkan

Site notu: Fotoğrafı e-posta ile gönderen "Kamil Büyüker" kardeşimize teşekkür ederiz.



Bir eylemden...

Resim-4, İslam İnancının Temelleri, Akaid, Ömer Nesefi

Pazartesi, Haziran 09, 2008

Not: Resimlerin üzerine tıklayarak gerçek boyutta okuyabilirsiniz.











Resim-3, Kıbrıs Davamız

Perşembe, Nisan 24, 2008


Kapak, Yeniden Milli Mücadele Dergisi

Yeniden Milli Mücadele Dergisi, 1. Sayı Kapağı

Resim-1, Kadroların Vazifeleri Ön Kapak



(...)
Hiçbir sosyal,siyasi ve iktisadi ıslahat hareketi bir
devlet politikası haline gelmedikçe,milletin kurtulu-
şundan bahsedemez.Bir hareket,milletin gücü ile ik
tidara geçmek ve hayatı ıslah hedefini sarih olarak
açıklamadıkça,başarı imkanından,daima mahrum de
mektir.İktidarı millileştirmek ve düzeni ıslah etmek
hedefini sarih hedef haline getirmemiş hareket
mağlubiyetle yüzyüzedir.Milli bir hareket için zaruri olan bu temel şarttan başka,zafer şartları şunlardır:
(...)
Milli ıstırabı diindirmek ulvi gayesini taşıyan bir hare
ket milletin açık ve gizli düşmanlarını daima karşısın-
da bulacaktır.
(...)
Bu sebele bir milli mücadele hare-
ti,herkesin alkışları ve yaşa haykırışları arasında de
ğil,bitmek bilmez kin,ihtiras,iftira ve husumet dalga
larını yara yara ilerleyeceğini unutmamalıdır.
(...)
Bu düşman propandanın yanında mukavemetler
ekseriyetle insan yapısının zaafından doğmaktadır.
Istırapların katmerleştiği anlarda bile insan,elindeki
küçük imkanların kaybolması tehlikesinden çekinir.
İnsanların ekserisinde gördükleri ile düşünme alış-
kanlığı,saadet vaadeden bir imanı,haraketi anlama
ya ekseriye manidir.Ancak yüksek ruhi kuvvetlere
sahip,derin imana malik cesur insanlar yeni bir inkı-
lap haraketinin manasını kavrayabilir.
(...)
Bir saadet hayali temennilerle değil mücadele ile
hayat bulabilir.Milletin yokoluşuna dur demek,an-
cak milletin iç ve dış düşmanlarının mağlubiyeti ile
mümkündür.Bu da ancak mücadele ile gerçekleşir.
Hiç bir millet yaşama hakkını temenniler ile ve düş-
manın lutufları ile teminat altına almamıştır
(...)

Eleştiri 4, Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır!-2, Necmettin Erişen

Salı, Nisan 22, 2008

(Site Notu: YMM tarihinin farklı bakış açıları ile değerlendirilebilmesi adına sitemizde eleştirilere de yer vereceğiz, bir mücadeleci olarak zannediyorum ki bu eleştiriler kimseyi rencide etmeyecektir)
(Site Notu:"Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır!-1" başlıklı eleştirinin devamı niteliğindedir)

Mücadele Birliği (MB) kurulmadan önce veya kurulduğu sıralarda, Konya'da kitlelere yönelik ne gibi faaliyetler gösteriyordunuz?

Biz 196O'lı yılların ortalarından itibaren Konya'nın 85 mahallesinde tebliğ amaçlı, programlı, kültürel çalışmalar yapıyorduk. Hatta Cumartesi ve Pazar günleri birkaç doktor, vaiz, güzel sesli hocalarla köylere gidiyorduk. Doktorlar ilgilendiğimiz köylüleri muayene ve tedavi ediyorlar; hatipler ve hafızlar camide konuşmalar yapıyor ve Kur'an tilavet ediyorlar; köy odalarında İslam'ın esasları öğretilmeye çalışılıyor, Dünya ve Türkiye'deki insanlığın çıkmazları, kurtuluş yolları bilgimiz oranında anlatılıyordu. İçtimai ve iktisadi bünyedeki dengesizliğin sebepleri izah edilmeye çalışılıyor, İslami çıkış yolları gösteriliyordu.

Bu çalışmalarda arkadaşlarımız adeta fedakarlığın, öz verinin en son noktasını kullanıyorlardı. Görülmemiş bir gayret; sevgi dolu, istek dolu... Bir insanın götüremeyeceği, kaldıramayacağı kadar yüklerin altına girişini düşünün. İnsanüstü; ancak bütün varlığıyla inanmışların, adanmışların yapabileceği bir çalışma. Senelerce süren böyle bir çalışmayı düşünün; bu politik şuurda kültür patlaması demektir.

Bu büyük özverili çalışmayı etrafımızdaki hüsnüniyetli insanlar Hz. Muhammed'in Ashabı'nın çalışmalarına benzetiyorlardı. Hatta bunların içinde Hz. Muhammed'in soyundan gelenler varmış diye efsaneleştirme yönüne gidenler dahi oluyordu.

Çalışmalarımız tutmuştu. Konya'da insanların gönlünde taht kurmuştuk. Herkesle abi kardeş olmuştuk. Bu sevgi gücü bize yorulmak nedir, dinlenmek nedir unutturmuştu. İşte MB böyle bir potansiyelle kucaklaşmıştı.

Ben hapishaneden çıkmıştım. Memuriyete geri alınmadım. Hanımım çocuklarıma bulgur kaynatıp yediriyordu. Yağ filan alamıyordum. Etrafımıza göre bir başka yaşıyorduk. Bir başka haldi bu...

Bu hali dost düşman kıskandı. "Ah şu çalışma, ah şu Kara Oğlan" diyormuş Doğan Öz. Doğan Öz bürokrat ve öğrencilerin arasında sosyalist örgütlenme görevi yapan bir savcıydı. Sonra devleti elinde bulunduranlardan zehir hafiye Faruk Sükan'ın, olmadı İhsan Sabri Çağlayangil'in diline düşmüştük. Çalışmamız bu türlü beyinlerin cidarlarını çatlatıyordu. Ve bizlere yönelik temel soru şuydu; Bunlara karşı nasıl bir tuzak kurulmalı?

Ama bizim için Konya'da başlattığımız ve MB ile de Türkiye'ye yaygınlaşan bu çalışma Allah'a adanmış olduğumuz inancıyla yürüttüğümüz bir çalışmaydı ve bu yüzden de güzeldi, gerisi hiç önemli değildi. Halk kültürlenmiş, sanki doping almıştı. Mesela yarım saat konuşma fırsatını bulduğunda devrin etkin devlet adamları Ecevit'i ve ya Mustafa Üstündağ'ı bildiği doğruları anlatarak bunaltıp bocalatan terzi Abdullah Oflaz gibi halktan, esnaftan, işçi ve köylülerden nice insanlar yetişmişti.

İşte bu dönemler, bazılarında, sözünü ettiğimiz kültürlenmiş müslümanlara sahip çıkma ve yönlendirme telaşı başladı. Serdengeçti (Osman Yüksel) geldi olmadı. Cevat Rifat Atilhan geldi olmadı. Necip Fazıl geldi olmadı. Tahsin Demiray geldi olmadı. Hasan Aksay geldi olmadı. Çünkü bunlar ele avuca sığacak insanlar değildi. Devlet bunların yanında değildi. Konya'ya birileri gelmeliydi ve bu hazır hale gelmiş potansiyele sahip çıkıp, oy potansiyeli haline dönüştürmeliydi, Ve oldu da. Devlet'in, Türkiye'nin güvendiği emin eller Necmeddin Erbakan hocayı Konya'ya getirdiler. Türkiye'nin güvendiği insanlar Albay Seyfeddin Doğan, Bizim Anadolu Gazetesinin sahibi Mehmet Emin Alpkan, Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mustafa Çalışkan, Prof. Dr. Saadettin Çalışkan rol üstlendi. Bu üstadlarımızın tasvip ve tezkiyesinden geçen insanlar Türkiye'de söz sahibi oldular.

Böylece MB'nin faaliyetlerini değerlendiren, özellikle Konya'daki potansiyeli kuşatan neticelere varılmış oldu.

Yani MB'nin oluşturduğu potansiyel dıştan kuşatıldı mı demek istiyorsunuz?

Evet. MB'nin böyle bir kuşatma ile karşı karşıya kaldığını görmek mümkün. Görmek isteyenler görebilir. Çünkü bu işler hissettirmeden yapılıyordu. Ancak anlayanlar anlar...

Sanırım bir de MB'nin içten kuşatılması hadisesi var. Bu hale MB'nin jargonuyla "gaflet ya da ihanet" suçlamasıyla da yaklaşılabilinir. Bu konuyu irdeleyecek olursak; şöyle diyebilir miyiz? MB kurulurken istişari temelli bir beraberlik tanımlanmıştı. Ama bu beraberliği kuran insanların fikri ve tecrübi donanım yetersizliği dolayısıyla zaman içinde bazı sapmalar ve farklılaşmalar oluşmuştu. Lakin çok büyük fedakarlıklarla ortaya konanları feda etmeme duygusuyla bu farklılaşmalar görülmemeye çalışıldı.

Evet.

Bağlı olarak şöyle de diyebilir miyiz? Şura temelli bir hareketi götürecek insanlar, yeterli fikri netliğe, fikri donanıma ve tecrübeye sahip olmadan bir yapı, cemaat veya teşkilat oluşturmaya kalkışmaları dün de, bugün de, yarın da yanlış ve riskli bir davranıştır.

MB halis niyetlerle kuruldu. Ama fikri ve imani bir olgunluğa ermeden kuruldu. Netleşmiş bir şekilde İslam düşüncesi ve İslami hareket anlayışı oluşmadan davranıldığından zaman içinde bazı arkadaşlarımızda fikri sapmalar oldu. Bu sapmalar karşısında acaba ilk kararlarımıza ve halis tavırlarımıza döner miyiz, diye beklemede olmuşuz. Ama maalesef ki 1969'da oluşmaya başlayan bu tür rahatsızlıklar karşısındaki bekleyiş en azından kendi şahsım adına 1978'e kadar devam etti. Yine kendi adıma söyleyeyim. Bu 9 senelik sabırla yanlışları ıslah edebilme niyetiyle sürdürülen bir bekleyiştir. MB örneğinde yaşanan fedakarlıklar üzerine kurulmuş bir teşkilat zor bulunur. İslami, imani ve İslam kültürü konusundaki yetişmişlik oranı yeterli değildi, ama fedakarlık ve hizmet konusunda bu kadar açık özveri ve fedakarlık yapan bir grup o güne kadar oluşmamıştı. MB ve YMM dergisi bütün eksikliğimize rağmen Türkiye'de ses getiriyordu. Arkadaşlarımız ilk niyetlerimize tekrar dönebilir miyiz diye ümitle bekledik. Ama olmadı, Arkadaşların fikri ve şahsi kaprisleri kimin tarafından zorlandığı sorulabilir. Bu zorlama dışarıdan da gelmiş olabilir, içerden de bazı arkadaşların ihtiraslarına destek olan yanlışlar yapılmış olabilir. Allah'a gereğince teslim olmayanlar, nefislerini ilahlaştıranlardır. Ve önde olan bazı arkadaşlarımız nefsi ve ilkesiz davranışlar içinde oldular ve hareketi eritip daha sonra da parçalattılar.

MB'ni İslami duyarlılık ve samimiyetle oluşturan insanların çoğunluğu YMM dergisinin yayın politikasının belirlenmesinde etkin olmadıkları İntibaını ediniyoruz. YMM yazı kadrosu daha ziyade Aykut Edibali'nin öğretileri doğrultusunda yetişmiş ve bu öğreti formlarıyla yazı yazmış kişiler olarak değerlendirilebilinir mi?

Aslı zatında Aykut Edibali YMM'nin başyazılarını yazıyordu. Onun dışında kapak konularını istişare ediyorduk. İç konuları da yaptığımız istişareler sonucu derginin yazı kadrosu araştırıyor ve kaleme alıyordu. Zaten Edibali'nin derginin iç muhtevasına doğrudan karışacak kadar da zamanı kalmıyordu. Ahmet Taşgetiren, Hüseyin Gülerce gibi arkadaşlar iç sayfalardaki yorumları yapıyorlardı.

Bütün eksiklik ve hatalarına rağmen, onun zamanında YMM gibi canlı bir dergi yoktu. Sonraları gündem dolduran dergiler oldu. O zamanlar bugünkü kadar da dergi yoktu. Diyanet görevlilerinin çıkardığı Hakses vardı; sudan bir dergiydi. Oku dergisi vardı. Hilal dergisi vardı. Hilal dergisinde 196O'lı yıllarda çok güzel yazılar yer alıyordu. Sonradan kimler onu engellediyse eski canlılığını yitirdi. Kemalettin Şenocak'ın İslam dergisi vardı. Ancak çok az sayısında öyle iğneleyici konularla ilgili yazı çıkmıştı. Aralıklarla çıkan Büyük Doğu vardı. Bütün bu dergiler şahısların gayretleriyle çıkan neşriyatlardı. YMM dergisi ise cemaat dergisi bir kadro dergisi idi. YMM hareketi elemanlarının Türkiye çapında takip edip ulaştırdıkları önemli haberler dergide yer alıyordu. Hareket bu dergiyle nitelikli elemanlar istihdam etmişti. Diğer dergileri çıkartanlar dergi için boş vakitlerini ayırırken YMM yazar, çizer ve muhabir kadrosunun işi gücü bu dergiyi çıkarmaktı. Buna rağmen hareketin bağlıları da dergi çıkartma işlerinde gönüllü olarak bir proje dahilinde görev alıyorlar, matbaa, taşıma, paketleme, postalama, dağıtım işlerini fiili olarak yürütüyorlardı. Bütün bunlar bir ibadet anlayışı içinde yapılıyordu. Dergi dışarıda satılıyordu. Mesela kapalı çarşıda, vapur iskelelerinde, meydanlarda, dergi sergilenirken tanıtım amacıyla halka bir nevi nutuk çekiliyordu. Dergi satan arkadaşlar elde ettikleri kültürel birikimleriyle dakikalarca konuşuyorlar, sanki dergi satışı yerine meydan mitingi yapıyorlardı. Bundan sonraki dergilere de bu konuda örneklik yapılmış olundu. Aslında amaç cadde ve meydanlarda dergi satmak değil, bir kültürü aktarmak faaliyetiydi.

Dediğim gibi derginin bazı yanlışları ve eksiklikleri vardı. Bu açıdan YMM sorgulanmalıdır. Ama böylesine fedakarca hizmet eden gençlerin bağlısı olduğu bir dergi ve böyle bir hareket sonradan İslami camia içinde oluşmamıştır. Grup grup oluşmuştur. Daha net ve daha İslami çizgide olan gruplar oluşmuştur, ama bu tarzda canlı ve çarpıcı olamamıştır.

Bu konuya bir de şu açıdan baksak. Sözünü ettiğiniz açıklıkta ve yaygınlıkta oluşan ve kendini kamuoyuna tanıtan hareket; DGM'leri, orduyu, anti-komünizmi, milliliği ve devleti savunduğunda, bir dönem sonra da siyasi arenada kurulan Milli Cephe hükümetlerini savunduğunda, acaba rejimin veya hakim güçlerin müsamahasına hatta onayına mazhar olmuyor muydu?

Öyle de denebilir. Rejim bu dergiye müsaade etmiştir denebilir. İslam dünyasındaki veya bir Mısır'daki gibi İslam'a Türkiye'de hizmet etmek o zaman çok sıkı değildi. Mısır'da olduğu kadar müslümanların başına binmiyorlardı.

Ama Türkiye'de açıkça kendini İslami kimliği ile ortaya koyan eğilim de henüz gelişmemişti. Zaten bunun için 163. madde gibi açık kanuni engeller vardı. O dönemlerde İslam'ı anlatırken değişik ifadeler kullanmak gerekiyordu. İnsanları artık bir cepheye almak gerekiyordu. Örneğin Köy Enstitüleri'nde işlenen havayı, ateist saldırıları giderebilmek için, Hz. Muhammed'e Cüce Muhammed diyen Fakir Baykurt, İslam'a çöl kanunu diyen Metin Toker gibilerinin saldırılarını giderebilmek için ortak cepheye almak istediğimiz insanlar olmuştur. Bu saldırılara karşı olanları ortak cepheye almak müslümanların işine yarardı. Bu sayede İslam'ı daha fazla anlatıp yaygınlaştırabileceğimizi düşünüyorduk. Daha doğrusu kiminle ne şekilde konuşacağımızı bilir hale gelmiştik. Milli Cephe ifadeleri de bu yaklaşımdan doğmuştu. Belki bu yanlış bir taktikti. O zaman bu kadar görebiliyorduk. Eğer İslam'ı anlatmış olsaydık, belki çok daha güzel neticeler alacaktık.

Bu Milli Cephe taktiği, daha sonra YMM dergisinde masonların inisiyatifinde olduğu sıkça hatırlatılan AP liderliğinde oluşan sözde Milli Cephe hükümetini destekleme yanlışını oluşturmadı mı?

Bir taraftan milli cephe derken, bir taraftan da AP'nin gençlik kollarını ele geçirme gibi politik bir çizgi oluşmaya başladı. Orayı ele geçirirsek devlete varmış oluruz, İslam'ı daha güzel olarak anlatırız, devlet kanalıyla anlatırız gibi fikirler gelişmeye başladı.

Yani inkılap ilminde işlenen inkılapçı yöntemi bırakıp Nurcuların, Süleymancıların eleştirilen uzlaşmacı, sığınmacı, faydacı yöntemine evrilme oldu?

Evet Öyle de diyebiliriz. Değişik şeyler oldu. Aykut Edibali bir yerde ben ancak baş olurum, herhangi bir yerin muavini olmam derdi. Ancak yine Edibali öncülüğünde AP gençlik kollarıyla birlikte Bursa'da miting yapıldı.

Müstakil parti olsak çok itibar edilmezdik. Çünkü çok genç bir kadro idik. O zaman en yaşlı eleman bendim. Ancak siyasi yanımız baskındı. Böyle güncel siyaseti takip eden bir harekette arkadaşları istihdam etmek de kolay olmuyordu. Temayüz edenler değişik siyasi mahfillere meyledebilirlerdi. Talep çoktu. O zaman bu potansiyeli topluca bir yerde tutma fikri ağırlık kazanıyordu. Hem TBMM'ye girilirse müslümanların sorunları daha aktif olarak gündeme getirilebilir ve İslam'ı anlatma imkanı elde edilebilirdi.

O dönemde AP gençlik kollarında çalışılması için Aykut Edibali ile Süleyman Demirel'in ilişkilerini Mehmet Emin Alpkan sağlamış ve bir diyalog oluşmuştu. Fakat daha sonra bu tutum ve daha önceki sapmalar yoğun olarak tartışılmaya başlandı, parçalanmalar oldu ve Mücadele Birliği hareketi bitti.

O zaman şu genellemeyi yapabilir miyiz? 1960'lı yıllarda evrensel İslami hareketlerin Türkiye'ye sözlü ve yazılı yollarla aktarılan birikimi ile oluşan İslami uyanış, müslüman genç bir kuşak oluşturuyordu. İslami bir endişe ile kurulan MB veya YMM hareketi var olan İslami birikimi sistematize etme gayreti ve İslami mücadeleyi organize etme iddiası ile 196O'lı yılların oluşan bu müslüman genç kuşağını büyük ölçüde etkilemiş ve bünyesine almıştır. Ancak bu potansiyelin zihnî yapısını bazı politik mülahazalarla kasıtlı olarak veya kendi yanlışlıkları yüzünden bulandıran YMM hareketi; 1960'lı yıllarda oluşan İslami potansiyelin diri gücünü tevil edilerek içselleştirilen sağcı, devletçi, milli politikalarla yozlaştırıp eritmiştir.

Ben bu yaklaşıma pek katılmıyorum. Irkçılık, Türkçülük anlamında bir millilik söz konusu olsaydı, Türkeş'in hareketiyle bir birleşme veya ittifak doğabilirdi.

YMM hareketinde yetişip politik arenaya atılan insanların çoğunun Türkeş'in yanında yer almadıkları doğrudur. Ama genelde şu olmuştur. Türkeş marjinaldir ve risklidir. Ama Özellikle 12 Eylül'den sonra oluşan Türkiye siyasi hayatında bu tip kişiler aktif olarak ANAP'ın, DYP'nin ve son dönemlerde yıldızı parlayan RP'nin içinde yer alabilmişlerdir.

Bu tür arkadaşlarımız siyasi bir kültürlenme içinde olmuşlardı. İslami alt yapıları yetersizdi. Yavuz Arslan Argun, Halil Şıvgın, Cemil Çiçek, Yusuf Arkoç, Ziya Belviranlı gibi arkadaşlarımız ANAP'lı olmuşlardır. Daha sonraları bazıları DYP'li olmuşlardır. Onun arkasından Melih Gökçek, Ömer Vehbi Hatipoğlu gibi bazı arkadaşlar da RP'li olmuşlardır. Fakat tüm bu farklılaşmaya rağmen bu kişilerin bulundukları yerlerde gözle görülür bir kıvraklıkları da vardır.

Zaten bu insanlar YMM hareketinde İslami hassasiyetten ziyade teşkilatçılık hassasiyetini kapmışlardır.

Evet. Evet. Kapamadıkları şey İslam olmuştur. Tabii bu tutum abilerden kaynaklanmıştır. Abiler teşkilatçılığı din haline getirmişlerdir. Ancak abilerin, şeyhlerin, cemaatin veya teşkilatın ilahlaştırılması hadisesi biz doğu toplumlarına has olay mıdır nedir? Ancak bu kutsama olayı şirktir. Her türlü şirk ise ancak Kur'ani bir bilinçle aşılabilir. İhtiyacımız olan da budur.

Site yöneticisi notu: Genel çerçevemiz yorumsuz yayınlamak yönünde olsa da, Necmettin Bey'in söylediklerine katılmadığımızı, müslümanlara karşı "kapamadıkları şey İslam olmuştur" şeklinde bir yaklaşım sergilemenin doğru olmadığını hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Hz. Ömer devrinde sahabe, Hz. Ömerin yakasına yapışıp yanlış gördüğünü söyleyebiliyorsa, bu kadarını söylemek de bizim hakkımızdır diye düşünüyorum.
Bitti

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=680
Haksöz Dergisi - Sayı: 40 - Temmuz 94
Necmettin Erişen

Eleştiri 3, Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır!-1, Necmettin Erişen

(Site Notu: YMM tarihinin farklı bakış açıları ile değerlendirilebilmesi adına sitemizde eleştirilere de yer vereceğiz, bir mücadeleci olarak zannediyorum ki bu eleştiriler kimseyi rencide etmeyecektir)

Siz 12 Mart 1971 askeri darbesinin kapattırdığı Mücadele Birliği(MB)'nin Genel Başkanı idiniz. Yeniden Milli Mücadele (YMM) mecmuası da bu teşkilat bağlılarınca çıkartıldı. Bize Mücadele Birliği'nin misyonu ve YMM dergisinin bu misyonu taşımadaki rolü hakkında kısaca bir açıklamada bulunur musunuz?

MB başlangıç itibariyle İslam'a gönül vermiş arkadaşlar tarafından kurulmuştur. Bu arkadaşlar hem ibadi, hem fikri, hem siyasi olarak İslam'a yaşamaya azmetmiş arkadaşlardı. İslam'ı anlamak ve anlatmakla kendilerini görevli sayıyorlardı.

Komünistlerin hücre, masonların loca faaliyetleri vardı. İslam'ı yozlaştırma amacını güden birçok kulüpler, gizli ve açık faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de İslam'a düşman devletlerin ajanları faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de insanların İslam'dan uzaklaşabilmeleri için birçok gayret gösteriliyordu. Bunların önüne çıkabilecek ve onlardan çok daha güçlü olabilecek bir faaliyetin yapılmasının gerekliliğine inanıyorduk. Ve Allah'a dayananların daha güçlü olacağı inancıyla hareket ediyorduk.

Hz. Muhammed küfrün göbeğinde, çok daha azgın olan insanların arasında nasıl çalışmışsa, nasıl başarıya ulaşmışsa biz de başarılı olup, cahiliyyeyi yenebilirdik. İşte arkadaşlarımızla bu ciddiyette bir çalışma yapmaya karar verdik.

Uzun müddet Kur'an-ı Kerim'in üzerinde çalıştık, ayetleri konularına göre tasnifledik. Hareket kabiliyetimizi geliştirecek bütün ayetleri ezberledik. Önemli hadisleri derledik. Konya'da birbirine çok yakın 4-5 arkadaş böyle bir çalışma içinde olduk. Sonunda o döneme göre yoğun bir bilgi birikimine sahip olduk. Etrafa etki edecek canlı bir bakışa ve hayatın içinde bir imana sahiptik.

Konya'da bu çalışmaları yaparken, İstanbul'da ve Türkiye'nin değişik illerinde bu çalışmalarımız yavaş yavaş duyulmaya başlandı. İrtibatlarımız arttı. Bu irtibatlarımızı ve birikimimizi bir dernek çatısı altında teşkilatlarına fikri gündeme geldi. Türkiye'deki, İslam dünyasındaki ve dünyadaki bu tür teşkilatlanmaların nasıl olduğunu, başarıya ulaşmış veya ulaşmamış çalışmaları gözden geçirdik. Sonuçta çalışmalarımızda bir adım olsun diye resmi bir kuruluş olarak Mücadele Birliğini 1967'de oluşturduk. Merkezini Konya'da açtık.

O dönemde İslam dünyasından gündeminize giren veya hakkında araştırma yaptığınız hareketler ve teşkilatlar oldu mu?

Biz Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nde iken Şam'da, Bağdat'ta, Kahire'de okuyan arkadaşlarımız ve öğretim görevlilerimiz vardı. Mısır'da okuyan Abdülkadir Şener, Seyyid Kutup'tan bahsediyordu, İhvan-ı Müslimin'i tanıtıyordu. Şam'da Mustafa Sıbai'nin talebesi olarak okuyan Mustafa Kapçı arkadaşımız vardı. Bağdat'ta okuyan hocalarımızdan Hüseyin Küçükkılınç, Ali Ara, Şevket Meraki de bizleri o bölgedeki İslami hareketlerden ve fikri tartışmalardan haberdar ediyorlardı.

O zaman şu düşüncedeydik: Ekonomik, ideolojik, sosyolojik bütün sıkıntılar, buhranlar İslam'dan uzak kaldığımız için bizi kuşatmıştı. İslam'da ruhban sınıfı olmadığından herkesin İslam'ı anlaması ve anlatması gerekmekteydi. Bunun için ciddi bir gayretin, takibin içindeydik. Allah'tan uzaklaşıldığı, Kur'an'dan uzaklaşıldığı için insanlarımızın buhran içinde olduğuna inanıyorduk.

Bu konuları konuştuğumuz arkadaşlarla o zaman Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına "Yeni Ümit" dergisini çıkartmıştık, Bu dergide yazı yazmaya alışan birçok arkadaşımız oldu. Bu dergi çevresinde yapılan çalışmalarda bulunan arkadaşların birçoğu fikir ve kültür hayatında önemli roller aldılar. "Yeni Ümit" dergisi bizim için İslam'ı anlatmada topluma açılış kapısı oldu. Mevdudi'nin, Seyyid Kutub'un kitaplarının tesirindeydik. Adana'dan beri arkadaşımız olan Abdülkadir Şener o zaman "Yoldaki İşaretler" kitabını çevirdiği için yargılanmış ve hapsedilmişti.

Afyon'da Aykut Edibali ve Yavuz Arslan Argun da bu tür çalışmalar yapıyorlarmış. Onlarla da Mevlut Baltacı, İrfan Küçükköy aracılığıyla tanıştık. Mevlut Baltacı, Kemal Yaman, Mevlüt İslamoğlu, İrfan Küçükköy Konya'da birlikte olduğumuz arkadaşlardı. O sırada Konya Milliyetçiler Derneği Şubesi'ni bize verdiler. Orada bildiriler neşrettik. Örneğin Konya'da Hz. Aişe'ye saldıran bir filmin oynatılamayacağı hakkında veya Hizbu't Tahrir aleyhinde ve benzeri bildirilerdi bunlar.

Hizbu't Tahrir hakkında bilgileriniz neye dayanıyordu?

Aslında Hizbu't Tahrir hakkında çok fazla bir bilgimiz yoktu. Afyon'da, İstanbul'da çalışan arkadaşların temasları ve İslami çalışmaları oluyormuş. Afyon'da Rasim Hancıoğlu, Dr. Haluk Nurbaki ile Aykut Edibali ve bazı arkadaşlarının Hizbu't Tahrirle temasları varmış.

Hizbu't Tahrir hakkındaki kanaatinize Afyon'daki arkadaşların aktarımı ile mi sahip olmuştunuz?

Afyonlu arkadaşlar yaz aylarında Konya'ya gelmişlerdi ve Hizbu't Tahrir hakkındaki bilgileri de bizlere onlar aktardı. Zaman zaman Mehmet Emin Alpkan da İstanbul'dan Konya'ya geliyordu. Ve Hizbu't Tahrir aleyhinde birçok malumatlar rivayet ediyorlardı. Böylece Milliyetçiler Derneği, Hizbu't Tahrir faaliyetleri aleyhinde bir bildiri neşretti. Öyle sanıyorum ki bu bildiri, Afyon ve İstanbul'dan tanıştığımız arkadaşların Hizbu't Tahrir ile yaptıkları çalışmaları terk ettiklerinin bir ilanı yerine geçmişti. Bu kanaate de daha sonraları ulaştık. Yoksa bizim doğrudan bir bilgimiz olmadı.

İşte MB bu tür çalışmaların ve ilişkilerin neticesinde kuruldu. Bir müddet sonra da kültürel birikimlerimizi yansıtacağımız, görüşlerimizi gündeme sokacağımız ve hareket olarak aleyhimizde üretilen dedikoduları cevaplayacağımız bir dergi çıkartma ihtiyacı içine girdik. Tahir Büyükkörükçü gibi bazı müftüler doğrudan aleyhimizde kampanyalar açıyorlar; cami cemaatini komünistlerle değil o dönem "kadizadeler" diye suçladıkları bizlerle uğraşmaya davet ediyorlardı.

YMM dergisi nasıl bir karar aşamasından sonra çıkartıldı?

MB İstişare Heyeti olarak bir dergi çıkartmaya karar vermiştik. Dergi İstanbul'da çıkacaktı. Teknik düzenlemesini İstanbul'daki arkadaşlara bırakmıştık. Çok dar maddi imkanlar içindeydik. Ancak finansmanı kendi harçlıklarımızla, hanımlarımızın bozdurduğu bilezikleriyle, maaşlarımızla sağladık. Sonra arkadaşlarımız bu dergiyi, çıktıktan sonra bulundukları bölgelerde satmaya başladılar. Çok dergi satılıyordu.

Bilgi ve arşiv birikimimiz dergide değerlendiriliyordu. Geniş çapta basını takip etmiş, binlerce dosya oluşturmuştuk. Bu dosyalar YMM dergisinin beslenme kaynağı oldu.

3 Şubat 1970 tarihinde çıkmaya başlayan YMM mecmuasının yayın politikasına bugünden baktığımız zaman -her ne kadar bu dergiyi çıkartanların İslami bir mücadele hedefi güttükleri ifade edilse de- sanki İslami kimlik gizleniyormuş gibi gözüküyor. Bu açıdan baktığımızda gerçekten YMM dergisinin yayın politikasında İslamcı bir çizgi mi, yoksa o günlerin İslami birikim yetersizliği dolayısıyla içinden sıyrılamayan Türk-İslamcı çizgi mi ağırlığını hissettiriyordu?

Haddizatında daha sonraki hal ve hareketlerimize bakıldığında, birlikteliğimizin fikri planda bir potada eriyip, kaynaşmamış olduğu görülüyor. Mesela biz İslam üzere olalım, bütün müslümanlarla kaynaşalım diye yola çıkmışız; bunun içinde hiç bir kavmi rahatsızlığı olmayan bir teşkilat olsun gayesiyle MB'yi kurmuşuz. Ama daha sonra milli kokular cemaati rahatsız etmiştir. Arkadaşlardan bazıları kendi ırki saplantılarına dönmüşlerdir.

Yalnız bu konuda başka önemli bir örnek daha var. YMM hareketinin ve derginin temel politikasını belirleyen ve derginin ilk sayılarından itibaren tefrika edilen "İlmi Sağ" isimli teorik bir tez söz konusu. Bu teorik yazı diğer görüş ve yazılarda da görüldüğü gibi, YMM anlayışını fikri ve siyasi planda belirleme iddiasında "İlmi Sağ"da dünyadaki ideolojik çatışmalar ikiye bölünüp komünizm ve kapitalizm gibi insan fıtratına uymayan tüm anlayışlar sol ideoloji, insan fıtratına uygun ve yaratıcımızın bildirimlerine uyan anlayışa da sağ ideoloji denmektedir. Yazılı metin böyle. Ancak bu metin şifahi olarak değerlendirildiğinde "sağ ideoloji'nin İslam olduğu bildiriliyordu. Şimdi İslam ıstılahında "sağ" ve "sol" gibi herhangi bir kavram olmamasına rağmen, niçin bu kavramlar "İslam" ve "küfür" yerine kullanılmıştı?

Beraberliğimizi istişari temel üzerine oluşturmuştuk. MB'de şahısların belirleyiciliğinin olmadığı kesin bir prensipti. Fikrin ve imanın belirleyiciliği vardı. Kullar faniydi. Liderlik kişisel değil, fikri idi. Dolayısıyla kişilerin tasallutu bizim düşüncemizde olamazdı. Cemaatlerin, partilerin, diğer teşkilatların başındaki cuntaları tenkid ediyorduk ve bu tutuyordu. İslam'da liderlik cuntası yoktur, İslam'da istişare vardır; fikir liderdir, iman liderdir düşüncesi bizi başarıya götürüyordu.

Ne zaman ki fikri liderlik, ferdi liderliğin tasallutu ve ihtiraslı düşüncelerin egemenliği altına girdi, ki bu önde gelen arkadaşlar arasında temayüz etmeye başlamıştı, rahatsızlıklar uyanmaya başladı. Bu tavır içinde olan arkadaşlar kendi indi düşüncelerini teşkilatın prensipleri ve düşünceleri şeklinde takdim etmişlerdir. Böyle olunca da arkadaşlar arasında rahatsızlıklar ve düşünce ayrılıkları baş göstermiştir. İşte o dönemde İstanbul'da bulunan ve fikri çalışmalarda belirleyici rol üstlenen Aykut Edibali indi düşünceleri "İlmi Sağ" başlığı altında dayatmıştır. Ve bu düşünceler teşkilata mal edilmeye çalışılmıştır. Oysa İslam, ne "İlmi Sağ" denilen ve sonunda ilmilik iddiasıyla saptırılan indi düşüncelerle, ne de İslami görüşümüz budur diyerek milliliği öne çıkartan tavırlarla ifade edilemezdi. Bu yanlışlık dolayısıyla da zaten bir çok arkadaşımız tedrici olarak kopmaya başladı ve teşkilatın dağılmasına sebep oldu.

Ancak YMM mecmuası çıkarken bu "İlmi Sağ" tefrikası uzun haftalar devam etti. Bildiğimiz kadarıyla hareket kadroları da sağcılık kavramını içselleştirdi. YMM dergisi yazarları fikri ve siyasi yorumlarında bu kavramı sık sık kullandı. O zaman bu tarz yanlış veya kasıtlı kavramların kullanılmasına herhangi bir tepki gösteriliyor muydu?

O zaman üst düzeyden gelen bir tepki yoktu. Bu teşkilat zor kurulmuştu. Prensip olarak arkadaşların bir araya gelmeleri gerçekten çok zor olmuştu. Gerçekten çok güçlüklerle bu teşkilat kurulmuştu. Resmi halinden önce veya sonra çok büyük eziyetler çekilmişti. Olumsuzluklar vardı ama izana, insafa gelinir mi düşüncesi farklı olan veya farklılaşan arkadaşlarla aynılaşılır mı düşüncesi ve teşkilatı dağıtmama endişesi birçok arkadaşımızı tehir edici duygulara hapsediyordu. İlmi Sağ, ideolojik bir izah tarzı olarak kabul edilse de öncü olan arkadaşların çoğu nezdinde kabul görmüyor; ama sabrediliyordu.

Ancak burada ilkeler yerine maslahatlar ön plana çıkmış gibi. Mesela sizin ifadelerinizden de anlaşıldığı gibi, 196O'lı yıllarda dünyadaki İslami hareketlerin birikimi sözlü ve yazılı olarak Türkiye müslümanlarına aktarılmaya başlandığında, duyarlı müslüman genç kuşaklarda önemli bir İslami potansiyel ve İslami uyanış hamlesi oluşmuştu. Ancak bu potansiyeli bir harekete dönüştürme iddiasında olan MB, daha sonra apolitik olmamak, ama İslam'dan da uzaklaşmamak düşüncesiyle bazı kavramlar buluyor ve kullanıyordu. Millet, Millet ideolojisi, İslam tarihi gibi. Ama daha sonra bu terim ve ifadelerin yerini Büyük Türk Milleti, Büyük Türk Kültür Sistemi, Beşbin Yıllık Türk Tarihi gibi kullanımlar almaya başladı.

Temel çizgiden sapmanın belirgin ifadeleri olan bu kullanımlar, YMM dergisinin 2., 3., ve 4. yıllarından sonra ciddi olarak ön plana çıkmıştı. Fakat bu aykırılığa rağmen Mücadele teşkilatında ve YMM dergisi çevresinde ciddi bir muhalefete rastlanmıyordu.

Bu noktada şunu diyebilir miyiz? Teşkilatçılık fikrin emrinde olması gerekirken; inanç bağı, fikir bağı, ideolojik bağ, teşkilatçılık bağına feda ediliyordu.

Biz millet kelimesini "ümmet" anlamında kullanmıştık. Yani Türk milleti veya Arap milleti yahut herhangi bir milleti ayırmamak şartıyla kullanmıştık. Birçok Türkçü'nün, ülkücünün bu konuda hücumlarına uğradık. Diyorlardı ki, neden siz Türk milleti demiyorsunuz da, millet diyorsunuz? Biz de onlara İslam'da bir ümmet vardır. Onun dışında kavimler vardır. Ama hepsini toparlayıcı olan ümmet anlamına gelen millettir. Millet kavramı gerçekten herkesi toparlayabiliyordu. Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibi hanif olan İbrahim milletine inanıyorduk ve bunu politika olsun diye de söylemiyorduk. Milleti ümmet manasında kullanmak sevaptı. Millet kavramını kullanmak da günah değildi. Her ikisini de aynı anlamda kullanıyorduk.

Daha sonra millet yerine başka terimler kullanılmaya başlandı. Mesela iman terimi yerine ideoloji kelimesini kullanıyorduk. Ben bu kelimeyi hutbelerimde de kullanıyordum. Haddizatında ideoloji kelimesini kullanmayı normal görüyorduk. Zira muhtevası itibariyle bir hayat görüşü anlamında bizim "din" kavramını karşılayabiliyordu. O zaman toplumda ve entellektüel planda "din" dar anlamda kullanılıyordu. Bizim dinimizin sadece bir inanç sistemi değil, bir dünya görüşü olduğunu, ideoloji kelimesiyle anlatabiliyorduk.

Mesela bir çok subay, hakim, savcı, bürokrat, polis Konya Sahip Ata Camii'nde verdiğim hutbeleri dinlemeye geliyorlardı. İstihbarat için mi geliyorlardı, izlemek için mi, öğrenmek için mi geliyorlardı? Ama geliyorlardı ve ben de orada ideolojiyi hangi anlamda kullandığımı ve İslam'ı bütün boyutlarıyla anlatıyordum.

Daha sonra sizin de dile getirdiğiniz gibi Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi ifadeler kullanılmaya başlandı. Oysa biz Allah ve ümmet için çalışan insanlardık. Toplumun yanlış İslam anlayışlarını tashih etmeye çalışıyorduk. İçinden pazarlıklı insanlar olabilirdi, ama arkadaşlarımızın geneli böyle düşünüyorduk. Ancak özellikle İstanbul'da kendilerine yetki verilen insanlar kimlerle görüşüyordu, kimlerin etkilerinde kalıyordu bilmiyoruz, ama bilinen bir şey 1973'de çıkmaya başlayan üç aylık Gerçek dergisindeki fikirlerden sonra YMM hareketi adeta bir milli hareket haline gelmişti.

İşte o zaman bomba patladı. Kürt olan, Çerkeş olan veya Türk olmayan arkadaşlarımız hassasiyet göstermeye başladılar. Ben de hala nasıl diyordum? MB İslam'a hizmet eden bir teşkilattır. Aykut Edibali ne yazarsa yazsın kahır ekseriyetteki arkadaşlarımızın gönlünde İslam var. Zaten bunun içinde Türklük vurgusu yapan ifadeleri onlar ırkçılık anlamında anlamadılar. Bu kullanımları İslam'la telif ettiler.

1973 senesinde YMM ekibince çıkartılan Gerçek dergisinde artık Türk milleti, Türk milliyetçiliği ifadeleri bir ideolojik kalıba dökülüyor ve "Büyük Türk Kültür Sistemi"nden bahsediliyordu. Bu "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin alternatif bir ideoloji olduğu ortaya konuluyordu. İslam bu sistemin bir alt kültürü haline indirgeniyordu.

Onu bilemiyorum. Nedense Kemal Yaman, Halil Bayrakçı gibi bazı arkadaşlar böyle şeyler yazdılar.

Ancak bu fikrin teorisini yazılarıyla Aykut Edibali dokudu. Diğer arkadaşlar bu doğrultudaki yazılarım sonra kaleme aldılar.

Sanırım 12 Mart askeri darbesi Aykut Edibali ve bazı kişilerin üzerine tesir oluşturdu. Ve bazı reveranslar oldu.

Darbe deyince çok daha önemli bir konuyu hatırlayabiliriz. YMM dergisinde Komünist İhtilale Karşı Tedbirler adlı bir yazı dizisi vardı. Sonra bu diziyi Aykut Edibali kitaplaştırdı. Bu kitap 12 Mart askeri cuntası iktidardayken çıkartıldı. Ve kitapta devlet güvenlik mahkemelerinden bahsediliyor hatta cuntacılara DGM'lerin kurulması teklifinde bulunuluyordu.

Doğru. Bu kitap 12 Martçı paşalara ve subaylara gönderildi.

Burada DGM söz konusu olunca "Devlet" kavramına bakılmalı. Şimdi devlet kavramını inceleyen ve YMM dergisinin ilk sayısından itibaren tefrika edilen "İnkılap İlmi" adlı yazıda, devlet şöyle tanımlanıyor. Devlet hakim ideolojinin iktidarıdır. Daha doğrusu hakim olan ideolojinin iktidar aracıdır. Ve Türkiye'deki hakim ideoloji nedir? Bu da belirtiliyordu. fudeo-Grek menşeli kapitalist sistem. Dolayısıyla Türkiye'deki devlet kapitalist sistemin iktidar aracıdır. Fakat daha sonra bu devlet, bir nevi milli devlet nitelemesiyle içselleştiriliyor ve devleti savunmak için DGM'lerinin kurulması öneriliyordu. Hatta bu konuda Konya 'da bir miting dahi yapılmıştı.

Maalesef, maalesef. Haddi zatında Mondros ve Sevr anlaşmalarından sonra Avrupa'nın, Amerika'nın Türkiye'deki insanları hıristiyanlaştırmak, batılılaştırmak emeli müşahhas olarak belirdi. Türkiye'de kurulan Lozan icazetli devlet Avrupa'nın müsamahasıyla kurulan bir devletti. Ve Türkiye insanını 50 yılda batılılaştırmayı hedeflemişti. Daha doğrusu Avrupa'nın hedefi bu idi. Türk devleti bu hesaplar çerçevesinde kuruldu. Atatürk Avrupalılar'ı, Avrupalılar Atatürk'ü idare ederken Türk devleti kurulmuş oldu.

Türkiye'deki devletin devamı hıristiyanlaşmamıza, batılılaşmamıza bağlıydı. Bu hedef doğrultusunda gidilirse sorun olmayacaktı. Yoksa bizi ortadan kaldıracaklardı. İşte bugün Fener Patrikhanesi konusunda, Kıbrıs meselesinde verdiğimiz tavizler. Ve her zaman Batı'ya ekonomik olarak muhtaç halde tutulmamız için ülkede çoğu zaman hiç yoktan oluşturulan ekonomik krizler. İşte bu yıl Türkiye'yi bile bile ekonomik krize ittiler. Bakıyorsunuz bugünkü politik mecrayı elinde bulunduran insanlar gidiyorlar Merkez Bankası'ndan tomar tomar dolar alıyorlar. Üç gün sonra da 16 bin liraya aldıkları doları 44 bin liraya geri satıyorlar. Devletin dövizi anında eriyor. Ekonomi durduğu yerde krize giriyor. Bile bile. Turgut Özal'ın oğlu benim çocuklarımın yaşında, bankası var. Televizyonu var. Nereden buldu? Babası dışarıdan aldığı borcu oğluna verdi. Bu sadece bir örnek. Şimdi dışarıdan alınan borçların altında toplum inliyor. İktisadi hayat bile bile çökertiliyor. Bankalarda yaşanan soygunlar tüm devlet ricalinin malumu. Ciddi hiç bir takibat yapılmıyor. Borç olarak gelen döviz, komisyoncular aracılığıyla hiç bir yatırıma dönüşmeden tekrar sahibine dönüyor. Bu oyun Batılıların oyunudur. Ancak Batılıların oyunu karşısında bir de Allah'ın isteği vardır.

Her ne kadar Türkiye Batı'nın ipoteği altında da olsa, burası bir Bosna, bir Azerbaycan olmaz. Türkiye'de müslümanlar daha canlıdır. Allah ile daha irtibatlıdır.

DGM'ye gelince. Bazen büyük yanlışlara düşüyoruz. O dönemde komünistlerin baskısı ve teröri çok ön plana çıkmıştı. Sahur yemeğine kalkan insanların evlerinin tarandığı oluyordu.

Yani gündemi işgal eden konu, hareketin stratejik hedeflerini saptırdı mı?

Evet. Dikkatini başka konulara çekti.

YMM dergisinin 25. sayısında Aykut Edibali, Türkiye'deki milletin, ittifaklar kurması gerektiğini, ilk ittifakın da İslam ülkeleriyle oluşturulması lazım geldiğim; ancak bu ittifakın Türkiye'ye fazla bir kazanç sağlamayacağım belirtiyordu. Ve en önemli ittifakın kapitalist ABD ile kurulması gerektiğini belirtiyordu. Edibali, bu tesbiti yaparken, dergide işlenen işçi sorunları, ekonomik sorunlar, İslam dünyasının sorunları ile ilgili güncel sorunların yerini de sol hareketler ve komünist tehlike edebiyatı alıyordu.

Şimdi gerek MB'yi kuran gerekse YMM dergisinde yazı yazan arkadaşlarımız çok genç arkadaşlardı. Yeterince olgunlaşılmamıştı.

Bir faaliyetin tutarlılığı ve olgunluğu, tecrübeye dayanır. Genç yaşta bir şeylere karar veriliyor daha sonra daha parlak veya daha cazip bir fikir veya şekil görülüyor, bu sefer ona temayül ediliyor. Tecrübesizliğin verdiği tutumlarla, yanlış kararlar ve hareketler ortaya konabiliyor.

Mesela İslam'ı anlatacağımız yerde, komünistlerin faaliyetlerini anlatarak adam toplama ve çoğaltma tavrına yöneldik. İslam'ı anlattığımızda daha güzel insanlar gelecekken, komünistlere düşman insanlar derleyip toparlamışız. Bu yanlış bir tutum.

Bugün tezimizi, fikrimizi, tevhidi anlatarak adam toplayacağımıza, öncelikle Atatürk'e söverek veya laiklere söverek adam toplamanın yanlışlığı gibi bir şey. O zaman sadece tepki dolu insanları topluyorsunuz, sistem anlayışını veremiyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor.

Ben arkadaşlar arasında şunların konuşulmasını hiç unutmuyorum: Komünistlerin aleyhinde ne kadar çok konuşursak o kadar fazla adam gelecektir. Çok soğuk, çok sathi bir İslam anlayışı. Buz gibi bir şey. Ateistlerin, komünistlerin taşıdıkları kötülükleri anlatmak gerekiyordu. Ama sadece komünistleri anlatarak insan toplamak yanlış bir düşünce idi. Bunlar yaptığımız yanlışlar içinde olabilir. Mesela geniş çapta İslam'ı anlatacağımız yerde, İslam'a karşı yanlışlıklar yapan insanları hedef alan konferanslar vermişiz. Komünizmi, masonluğu, yahudiliği anlatmışız. Yahudiliği çok anlatmışız. Oysa yahudilik düşmanlığı bir nevi din olmamalıydı.

Önplana çıkartılan siyonizm düşmanlığı aslında çok görülen bir düşman, çok fazla hissedilen bir sömürgeci güç olan ABD'nin varlığını perdeleyen, onu gizleyen bir söylem olmuyor mu?

Şöyle düşünüyorduk. Amerika'da birçok tüccar ABD politikasını çizmektedir. Mesela Wall Street'deki Shüler, Rockfeller, Mandelson, Ford, Dreyfust gibi Yahudi şirketleri Amerika'daki seçimleri etkiledikleri gibi, dünyada da birçok ihtilalin veya siyasi olayın arkasındaydılar.

Şimdi Türkiye'de insanlarımıza İslam kültürünü, İslam akaidi, tevhidi görüşü iyi yerleştirmemiz lazım. Çünkü Türkiye'de İslam adına Atatürk veya laiklik düşmanlığı yetiyor. Bir de Yahudi düşmanı olundu mu, tam müslüman olunduğu zehabına kapılanların sayısı az değil. Bunlar yanlış şeylerdir.

Maalesef tevhidin fikri ve siyasi çerçevesi yok. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlara İslam'ın tevhid anlayışının la ilahe illallah'ın anlamının anlatılması lazım. Ve müslümanların İslam kültürü ile donanmaları lazım.

Müslümanları insanlara tapınmaktan, insanlara tabi olmaktan kurtarmalıyız. İnsanımızı vakıf başkanlarından, parti başkanlarından, şeyhlerden, ahilerden kurtarmalıyız ve İslam'ı yaşar ve düşünür hale getirmeliyiz. Ondan sonra yan yana gelinmeli. İstişareden önce istişare etme gücü olmalı müslümanların.

Haksöz Dergisi - Sayı: 39 - Haziran 94
Röportajlar

Eleştiri 2, "Yeniden Milli Mücadele – 2", Hamza Türkmen

(Site Notu: YMM tarihinin farklı bakış açıları ile değerlendirilebilmesi adına sitemizde eleştirilere de yer vereceğiz, bir mücadeleci olarak zannediyorum ki bu eleştiriler kimseyi rencide etmeyecektir)

İlmi Sağ

YMM (Yeniden Milli Mücadele) dergisinin ilk sayısından 22. sayısına kadar ön arka kapakta tefrika edilen İlmi Sağ adlı inceleme, YMM hareketinin doktrini olmak iddiasında oldu. Bu yazı dizisinde doktrin (akaid) insanın kainat ve hayatın öncesi, sonrası ve mevcut işleyişi hakkında doğru veya yanlış bir düşünceye sahip olması şeklinde tanımlanıyordu.

İlmi Sağ incelemesinde kainatın ve insanın tabi olduğu nizam anlatıldıktan sonra, insan ve toplumun yaşama kanunları üç maddede özetlenmektedir: a- Varlığın idamesi, b- Neslin devamı, c- İdeolojik yapının tezahürüne tabi olma. Bu yazı dizisine göre insanı bütün canlılardan ayırt eden ideolojik varlığıdır. İnsanın bir de maddenin uyduğu kanunlara boyun eğen biyolojik veya tabii yapısı vardır. İdeolojik yapının en büyük tezahürü "iman"dır. İman ise ideolojik ve biyolojik yapının müşterek çalışması neticesinde doğar. İnsanın ideolojik ve biyolojik yapısının müşterek çalışması neticesinde ise ya vehim doğar, ya da iman. Eğer insan; aklını, duyu vasıtaları ve gerçek haber (vahiy) ile irtibatlandırarak kullanmazsa, aklını ilahlaştırmış olur ve buhrandan kurtulamaz. Zira "inançta en çirkin şirk çeşitlerinin, düşünce ve kiste buhranın, şahsiyette tereddinin ve anormalliğin gerçek sebebi, yaratılmışı ilahlaştıran bir çeşit doktrin"dir.

Akaid (doktrin) hakkında varılan hüküm, aklın doğru kullanımıyla gerçekleşirse "Hak'ka", yanlış kullanımıyla gerçekleşirse "vehme" dayanırdı, Hak'ka dayanan doktrin "sağ", vehme dayanan doktrinler ise "sol" idi.

İdeolojiler ise doktrinlerin hedeflerinin sistemleştirilmesiydi.

Kapitalizm, komünizm, liberalizm, faşizm, nasyonal sosyalizm sol ideolojilerdi. Hak'ka dayanmayan, insan ve toplum yapısına (eşyanın tabiatına) uymayan ideolojiler sol idi ve çökeceklerdi. "Kapitalim ve komünizm bloklarını da, İran ve Bizans devletlerinin akibetlerinden kurtaracak hiç bir imkan yoktur. Zira insan yapısının kanunu istisna tanımaz. Nasıl eski sol rejimleri, maddi üstünlükleri kurtaramadı ise, bugünün sollarını da üstünlükleri kurtaramayacaktır." (YMM, İlmi Sağ, S:21, 1970)

İlmi Sağ'a göre ideolojilerin özgünlüğü ve inhisarcılığı söz konusudur. Ve tüm sosyal çatışmalar ideolojiler arası çatışmalardan doğar. Çatışmaların son bulması uzlaşmayı değil, hakim ideolojinin kabul görmesini ifade eder. Bir asırdan beri de Avrupa menşeli nizam, aksiyon ve anlayış şekilleriyle İslam birleştirilmeye zorlanmıştır. Bu zorlama İslam'ın ve eşyanın kanuniyetine aykırıdır. Ama buhranlarımızın nedeni olmuştur. Çünkü buhranları çözecek tek kaynağımız Kur'an'dır. İşte bu konuya şu satırlar açıklık getirmektedir:

"İslam'a, göre Kur'an son kitab, Hz. Muhammed insanlığın tek ve son lideridir. İslam, liderliğinde şerik kabul etmez. İslam'ın dışındaki bütün dinler devirlerini tamamlamış ve tarih olmuştur. Hayatın bütün hadiselerini tek bir kitab çözecektir. Bu kitab Kur'an'dır. Kur'an; her türlü tahrif ve sapmadan korunmuş, hiç bir menfi ideoloji ile bulanmamış, beşeriyetin daimi kurtuluş kitabıdır. İdeolojilerin bünyesinden çıkan kanuniyet de bu ifadeleri teyid eder. İdeolojiler farklı değerlere dayanırlar. Tevhid veya şirk esası gibi.." (YMM, İlmi Sağ, S: 15, 1970)

Derginin ikinci sayısında "Milli Kültürün Lügatçesi" başlığı altında Ömer Nesefi'nin yazdığı, Teftazani'nin şerhler düştüğü İslam Akaidi adlı çalışma takdim edilir. Tabiiki "sağ akaid" olarak. Aynı sayıda İlmi Sağ'daki tanımlara uygun olarak Akide (doktrin) tanımı yapılır; "Akiyde; madde, kainat ve hayat hakkındaki bilgilerin temelidir. İslam kültürü ve hayat şekilleri akiydenin mahsûlleridir... Kafirane kültürlerin İslam'ı yıkma gayretleri karşısında İslam'ın tertemiz inanç temellerini ortaya koymak lüzumu hissedilmiş ve AKAİD İLMÎ doğmuştur."

Akaid İlmi'nin takdiminde de görülebileceği gibi "İlmi Sağ" in bir keşfi olarak İslam, sağcılık; küfür ve şirk, solculuk olarak takdim edilmektedir.

Niçin bilinen sağ ve sol tasnifler aynılaştırılarak dışlanmakta, ve İslam sağcılaştırılmaktadır? Niçin kapitalizm sol, İslam sağ ideoloji olarak takdim ediliyordu? Türkiye'nin 1946'da başlayan demokratikleşme sürecinde müslüman kesimlere bulaştırılan sağcılık; devletçi, türkçü, muhafazakar, milliyetçi-mukaddesatçı bir kimliği oluştururken niçin tüm bu yaklaşımları aşan bir söylemle kavram zorlanıyor ve sağcılık saf, arı, muhkem kullanımıyla İslam oluyor? Ki 1960'lı yıllar Türkiye'sinde müslümanların gündemini belirlemeye başlayan tevhidi uyanış "küfrün tek millet" olduğunu, asıl çatışmanın kafirlerle müslümanlar veya tevhid ile şirk arasında olduğunu söylerken; Hizbu't-Tahrir hareketinin "İslam Nizamı", "Mefhumlar", "Tefekkür" gibi kitaplarından adeta iktibas edilen tesbitlerle çatısı oluşturulan İlmi Sağ'da inanç ve ideolojiler mana itibariyle tevhid ve şirk ekseni etrafında iki temel kutupta ayrıştırılırken; niçin lafız olarak kapitalistlerin, komünistlerin veya faşistlerin sıfatı sol, müslümanların sıfatı sağ olarak belirlenmeye çalışılıyordu?

İslami kesimden gelen itirazlara, sağcı kesimlerin anlayış bulanıklıklarını eleştirerek cevap veren Aykut Edibali YMM dergisinin 16. sayısında "en ideal propaganda eleştirileri görmeyen tekrardır" (Bkz; Mili Mücadelede Kadroların Vazifeleri, Propaganda Bölümü) anlayışıyla zihniyetini tekrar dayatıyor ve sağcılığını savunuyordu. Ona göre sağ-sol ayırımlarının maskesini indirmek gerekmekteydi Çünkü liberalizmin, kapitalizmin ve komünizmin nazariyeleri farklı olmakla beraber sol idiler. Sağ-sol ayrımı insanlık tarihi kadar eskiydi. Bu tasnifi Fransız İhtilal Meclisi'ndeki partilerin meclisin sağ veya solunu işgal etmeleri vakıasına bağlamak yanlış ve gülünçtü.

Cahili kültürlerden arınma yolundaki Tevhidi uyanışın takipçilerinden gelen itirazlara ise YMM kadroları, Vakıa ve Beled Surelerinde ahiret yurdunda kurtuluşa erenlerle ilgili izafet terkibi olarak kullanılan "Ashabu'l Yemin, Ashabu'l Meymene" ifadeleri sanki temel bir ıstılahmış gibi "sağcılar" "sağ ehli" diye yanlış çevrilen ayet mealleriyle cevap vermeye çalışıyorlar ve Kur'an bilgilerinin yetersizliği nedeniyle sağcılığın Kur'ani bir yaklaşım olduğuna kendilerini de inandırıyorlardı. Artık "Millet İdeolojisi"nin İslam; "millet" kavramının ümmet olduğuna inandırılan kadrolar, "sağ"ın da Tevhid olduğuna inanabilirlerdi, Zira hareketin fikri lideri şöyle diyordu: "Sol ve sağ ayrımını, sosyal sistemlerin farklılığına değil; insan, kainat, hayat telakkisi ve düşünce metoduna bakarak yapmak gerekir. Bu sebeplen komünist çevrelerin ısrarlarına rağmen belirtmek icap eder ki, ne içinde yaşadığımız kapitalist sistem sağdır, ne de liberalizm sağdır" (YMM, Başyazı, S: 16. 1970)

Bu tesbitler kadrolara yaptırılan özel çalışmalarda analiz edilecektir. Ve küfrün tek millet olduğu vurgusu İlmi Sağ sistematiği içinde küfrün solculuk olduğu şeklinde iyice özümlettirilecektir. Tevhidi uyanışın ışıklarıyla zihinleri henüz uyanmaya başlayan genç insanların önüne İslam adına sağcılık duvarı çekilerek ufuklar daraltılacaktır, Artık İslam'ın sağcılık olmadığını ileri sürenler cahillikle suçlanacak, hatta bu itirazı yapanları solcu veya milletin varlığına kasdetmiş ajanlar olarak görmek bile söz konusu olacaktır. Ve hatta kadro üyeleri içinde bu kavramsal karmaşayı sorgulayanlar, bu ithamların en nefret edilir olanlarıyla bile yaftalanabilecektir. Ancak İslam diye sunulan bu sağcılığın, aslında Amerikancı, düzenci, ulusalcı "pis" sağcılık olduğu 1976'lı yıllarda somut olarak ortaya çıkacaktır. Zira 1976'da YMM kadroları Bursa'da Süleyman Demirel'in lideri olduğu Liberal-Batıcı "sağcı" Adalet Partisi adına bir miting düzenleyecek ve mitingin amigoluğunu üstleneceklerdir.

İnkılap İlmi ve Devlet fikri

Mücadele Birliği (MB)'nin Türkiye müslümanları nezdinde gündem uyandıran ve tesirli olan on önemli yanı, daha sonra YMM dergisinde "İnkılap İlmi" adıyla dizi olarak neşredilen ve İslam inkılabının ne olması gerektiğini vurgulayan tesbitlerdir.

İnkılap İlmi'ne göre "İnkılab" "Büyük değişiklik" manasında kullanılıyordu. İnkılap, fertlerin ve cemiyetlerin akide, düşünce, örf, adet ve düzen itibariyle başka bir hayat tarzına dönüşmeleriyle gerçekleşebilirdi. Bu köklü değişimi gerçekleştiremeyen hareketler sadece bir inkılap teşebbüsüydü. İnkılapçı hareket temel bir düşünceden veya akide (doktrin)'den doğmalıydı. Bu düşünce inkılabın metodunu ve inkılap düzenini belirlemekteydi. Ve "siyasi nizamın değişmesine rağmen cemiyetin örfü, düşüncesi, akidesi değişmezse hareket inkılab değil"di. Bu açıdan Medine'de gerçekleştirilen İslami düzen tam bir İslam inkılabıydı.

İnkılap İlmi'nde "Devlet kavramı üzerinde de ciddi olarak durulur. Değişik tanımlar özet olarak belirtildikten sonra, devletin asıl unsurunun iktidar olduğu vurgulanır. İktidar unsuru yanında devletin muayyen vasıflarını ve tarih içinde farklı şekiller almasının çok önemli olmadığı izah edilir. Ve devletleri birbirinden ayırt eden temel kriterin ideoloji olduğu ortaya konur. Devlet tatbik ettiği ideoloji ile diğerlerinden ayrılır. Komünist devlet, demokrat devlet, İslam devleti gibi. Konu şu paragrafla özetlenir: "Devleti 'ideolojik iktidar' diye ifade edersek; devleti karakterize eden hususun iktidar olduğu, ayıran hususun da ideoloji olduğu anlaşılır." (YMM, inkılap İlmi, S:2, 1970)

İnkılap İlmi'nin temel tesbitlerinin çatısı da yine Hizbu't-Tahrir'in "İslam Nizamı" ve "Hizb-i Kitleleşme" kitaplarındaki tesbitlerle aynılaşan değerlendirmelerle oluşturulur; siyer bilgisinden, Fransız ve Rus devrimlerinden, Hitler hareketinden verilen örneklerle yazı dizisi zenginleştirilir. Ancak "İlmi Sağ" incelemesiyle üretilen "İslami sağcılık" bu konuya da bulaştırılır; gaye ve metod itibariyle sağ inkılaplar ve sol inkılaplar diye ayrıştırma yapılır. Sağ inkılab tabiri tabii ki YMM kadroları için İslam inkılabını ifade eder. Zaten YMM Hareketinin kılavuzu hisler, heyecanlar ve romantik hareketler olamaz. Aykut Edibali'nin derginin ikinci sayısının başyazısında yazdığı gibi mücadele kanunları ancak "İslamın Peygamberinin takip ettiği mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmadıkça havada kalır". Bunun için de, Kur'an ve siret bilgisinden kalkarak Rasulullah'ın mücadelesinde stratejik safhalara dikkat çeken Takiyyuddin Nebhani'nin siyer çalışmasını olduğu gibi çevirerek "Tarih Boyunca İslama Yönelik Yıkıcı Akımlar" adlı kitabının baş tarafına iktibas edip kendi telifi gibi sunan Cevat Rifat Atilhan'ın aktardığı formu tekrarlayan bir yaklaşımla Hz, Muhammed'in hayatını "Peygamberimiz" adlı metodik bir incelemeye tabi tutan Zekai Konrapa'nın çalışması, Rasulullah'ın hayatını bir inkılap hareketi olarak gören YMM kadrolarının temel eğitim metinlerinden birisini oluşturur.

İnkılap İlmi'nde işlenen tesbitler, dönemin İslami birikimi gözetilecek olursa, İslami duyarlılık taşıyan ve İslami mücadele azmi içinde bulunan bireyleri etkilememesi adeta mümkün değildi. Bu tesbitler arasındaki vahyi ıstılahlara ve ölçülere ters düşen terim ve tesbitleri değerlendirebilecek ve açıkça eleştirebilecek bir yeterlilik düzeyi henüz Türkiye'de oluşmamıştı. 1960 kuşağının İslami uyanış süreci içindeki zinde dimağlarının YMM hareketine meyletmesi ve YMM dergisinin İslamcı bir dergi havasıyla yaygınlaşması Kur'ani zihin berraklığı ile ciddi bir eleştiriye muhatap olmamıştı. Ama YMM eksenli gelişme tüm milli ve sağcı vurgularına rağmen siyasi kimliğini sağcı, devletçi ve anti komünist bir söylemle kilitlemiş olan ve muharref değerlerini koruma taassubundan vazgeçmeyen geleneksel dindar kesimden ilk başlarda büyük tepkiler almış ve saçma iftiralara uğramıştır. Başlangıçta YMM dergisinde yayınlanan kültür metinlerindeki İslami söylem, satır aralarına sıkışan veya sıkıştırılan cahili tesbitleri ve yanlış terimleri perdeleyebilmişti. İslami söylem içinde eğreti olarak duran bu yanlışlık hareket içinde bazılarınca kısmen fark edilse bile, olayın berraklaşması ya sürece bırakılıyor ya da maslahatı korumak adına tevil edilerek geçiştirilmeye çalışılıyordu. Ancak derginin ilerleyen sayılarında da görüleceği gibi süreç; İslami kimliğin berraklaşmasını değil, cahili değerlerin güçlenmesi ve kurumlaşmasını getirdi. Bu durum, ileride vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi bir çözülmüşlük ve kapitalist sisteme entegre oluş haliydi. Ve hemen şu sorular insanın aklına gelmektedir: Bu çözülme süreci kendiliğinden bir beceriksizliğin sonucu mu idi? Yoksa T.C. egemenleri ve karanlık güçler hareketin önde gelenlerinden bazılarını zorlayarak veya etkileyerek hareketin sürecini mi saptırmışlardı? Veya hareketin ve derginin kuruluş yıllarında bazıları sürecin bu şekilde seyretmesini mi planlamıştı?

Aslında Türkiye'de 1960 kuşağından İslami uyanışa gönül vermiş bir çok kişiyi kuşatan YMM hareketinin, başlangıçta İslami tesbitler diye sunulan bazı değerlendirmelerin ve kavramların sonradan nasıl mahiyet değişimine uğradığını/uğratıldığını iyi görebilenler bu soruların cevabını ve YMM kadrolarının çözülüş sürecinin nedenlerini bulabilirler.

Bu negatif değişim ve çözülme sürecinin "start" veren en önemli konularından birisi "buhranlarımız" problemidir. Çünkü "Buhranlarımız"dan kurtulmak için mücadele verilecektir. Görünüşe göre bu mücadele saf İslami temellere dayandırılacaktır, "ilmi Sağ"da da belirtildiği gibi hayatın bütün müşkülleri Kur'an'a göre çözülmelidir. Mücadelenin yöntemi inkılapçı bir düşünceye dayanmalıdır. Ve inkılab stratejisi İslam Peygamberini örnek almalıdır. Millet buhrandan kurtarılmalıdır. Buhran milletin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin çatışması ve dayatmasından doğmaktadır. "Türkiye'deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir." (YMM, Başyazı, S:2, 1970)

Türkiye'ye kapitalist sistem hakimse, inkılap İlmi'nin gösterdiği gibi Türkiye'deki devlet de kapitalist bir iktidardır. Konu çok açıktır. T.C. devletinin de İslam'a düşman kapitalist bir devlet olduğu görülmelidir. Çünkü yine "ilmi Sağ"a göre ideolojiler inhisarcıdır. Kapitalist devlet İslam'a tahammülü olamayacağı için ya onu ezecek, ya da kendine tabi hale getirecektir.

İşte YMM kadrolarının bilmesi gereken "Buhranlarımız" konusuna yaklaşım şeması budur. Bu şema aynı zamanda 1960'lı yıllardan itibaren sözlü ve yazılı olarak dünyadaki İslami hareketlerin ve fikriyatın birikimlerinin Türkiye'ye aktarılması ile yeşermeye başlayan İslami bilinçleniş sürecini etkileyen, kuşatan, disipline eden ve yönlendiren bir misyon oluşturmaktaydı.

Ancak "Millet" olarak bahsedilen sosyal unsur gerçekten ümmet miydi; Osmanlı toplum yapısından devralınan ve ümmet yapısından izler taşıyan Türkiye Toplumu muydu; yoksa kavim ekseni üzerine oturan Türk Ulusu muydu? Ayrıca derginin ilk yıllarında kullanılan vatan kavramı emperyalistlerin sınırlarını dayattığı "Misaki Milli" ile belirlenen toprak parçası mıydı?

Bu sorular MB'nin ilk yıllarından itibaren yazılı ve bağlayıcı olarak net ve açık bir şekilde tanımlanmamıştı. Millet ideolojisi yanında bir de "Milli Devlet" vurgusu tutturulmuştu. Hedeflenen İslam İnkılabı ise acaba Milli Devlet ile kastedilen İslam Devleti ideali miydi? Bu kapalılık YMM dergisinin sonraki sayılarında gerçek yüzünü göstermeye başlayacaktı. Ancak niyet olarak gizlenen veya ilk çizgiye ters düşen politikaların perdesi daha ilk yıllarda da zaman zaman sıyrılıyordu. YMM dergisinin 5. sayısının Başyazı'nda "Bütün Vatanseverler" birleşmeye çağrılırken; devletin korunması, milletin ve dinin korunmasıyla birlikte zikrediliyordu. Henüz İslam coğrafyasında bir İslam Devleti olmadığına ve Türkiye'deki devletin de "İnkılap İlmi"ndeki tesbitlere göre kapitalist bir devlet olduğuna göre korunması gereken devlet hangisiydi?

YMM dergisinin 9. sayısında üniversitedeki sol hareketler üzerine yazılan Başyazı'da ise şu vurgu yer alıyordu: "Sabrı taşmaya başlayan millet, şimdi siyasi iktidarın üniversiteyi kızıl çetelerden devlet eliyle temizlemesini bekliyor." 14. sayının Başyazı'sı ise şöyle başlıyordu: "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe". Ve 4 Nisan 1970 tarihinde MB tarafından Konya'da düzenlenen "Milli Mücadele Mitingi"nde artık "Yaşasın Milli Ordu", "Yaşasın Milli Devlet" diye bağırılmaya başlanmıştı.

Bu noktadan sonra İslamcılık ile ulusalcılık iç içe geçirilmeye başlanır. Komünistlere karşı Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidarı olan Devlet göreve çağrılınca, İslam dışındaki tüm ideolojilere artık sol ideolojiler denmekten vazgeçilmeye başlanır. Sosyal ve siyasal şartların dayattığı gerginlik ortamını yaşayan, henüz kavmi ve cahili değerlerden yeterince de arınmamış olan ancak İslami duyarlılığı ve talebi itibariyle diri YMM kadroları ve kitlesi, yumuşak bir geçişle, İslam olarak takdim edilen "millet ideolojisini ve sağcı kimliği, daha önce İslam karşıtı olarak bildirilen kapitalistlerle, liberallerle, türkçülerle paylaşma noktasına itilmeye; kapitalist ideolojinin iktidar aracı olarak görülen T.C. Devleti'ni "Milli Devlet" olarak algılamaya yönlendirilir.

T.C. devletinin sahiplenilmesine, İslam olarak takdim edilen sağcılık anlayışının egemen ve yaygın batıcı sağ anlayışın içine monte edilmesine rağmen; inandırılmış kadrolar ve YMM dergisinin yazı heyetindeki çoğu insan konumlarını sorgulamak yerine, bu yaklaşımlara İslami çerçeve oluşturmak ve fikri lider Aykut Edibali'nin İslami kimliğine duydukları sonsuz güveni tazelemek çabası içinde oyalanıyorlardı. Zira ilk yıllardaki sorgulama ve tahkik zihniyeti, teşkilat bağı ve disiplini adı altında manipüle edilerek taklitçiliğe dönüştürülmüştü.

Artık Aykut Edibali "Millet" kavramının "Ümmet" olmadığını, bu kelime ile kastedilenin Türk kavmi olduğunu açıklama cesareti bulacak kadar YMM kadroları üzerinde inisiyatif ve kendisine bağlılık duygusu oluşturmuştu. Yeni ifşa edilen tesbitlere göre T.C. devleti Türk kavminin devleti idi. Ancak bu tesbitin de bir tarafından İslam'la irtibatının kurulması gerekirdi. Ve tefsirler başladı. Milli ideallerin altın devri Fatih çağı idi. Bu çağı kavrayabilmek milli tarihin başlangıcına doğru gitmek gerekirdi. Türk kavmi İslam'la müşerref olmaya hazırlanan bir milletti. " Bize intikal eden bilgilere göre eski Türkler maddeci değildiler, ruhun ölümsüzlüğüne, kainatı yoktan var eden Ulu Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Hatırlanmalıdır ki, eski Türklerin politeist (müşrik) olduğu yolunda allanıp, pullanan hurafe ciddi bir tetkike dayanabilecek kudrette değildir " (YMM, Başyazı,S:17,1970)

Millilik, millet ve sağ kelimeleriyle oynanarak kuşatmaya çalıştığı İslami potansiyeli süreç içinde kapitalist, ulusçu, laik T.C. devletini savunma noktasına sevk eden YMM dergisi başyazıları; artık açıktan Türk ulusunun menfaatlerini savunmaya başlamıştı. Daha derginin 2. sayısında millet buhranının temel sebebi olarak gösterilen kapitalist sistemin beyni olan ABD'ye derginin 28. sayısının Başyazı'sında zeytin dalı uzatılıyor, müslüman toplumlar küçümsenerek bir kenara itekleniyordu. "Dünyada ebedi dostlukların bulunmadığı haklı olarak söylenmiştir. İslam Dünyasını teşkil eden milletlerin, başlarındaki yahudi uşağı idarecileri alaşağı etmeleri şartıyla, Türkiye tabii müttefiklerini bulacaktır. Ancak müslüman milletlerin teknik geriliği düşünülecek olursa, bu ittifakın da kafi kudreti temin edemeyeceği açıktır. Ve başka müttefikler bulmak zaruret olacaktır. Dünyanın bugünkü şartları karşısında bu, Amerika'dan başkası değildir." (YMM, Başyazı, S:28, 1970)

Acaba Emperyalizmin 1960'lı yıllar ve 1970'li yılların başındaki Türkiye Müslümanları'na yönelik İslamizasyon politikasının senaryosu bu şekilde mi yazılmıştı? MB'nin kuruluş yıllarındaki İslami kimlik arayışı ve İslami mücadeleyi üstlenme konusundaki arzu ve heyecan daha YMM dergisinin ilk sayılarında bir değişim ve çözülme sürecine giriyordu. YMM çevresinde yaşanılanlar, sanki T.C. rejiminin ve dolayısıyla batılı müttefiklerin insiyatifini aşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sinde İslami uyanışı yeniden kontrol altına alıp, oluşan İslami telakkilerin millileştirilesi serüveniydi.

Ancak bu sapma ve millileşme sürecinde yönlendirme politikalarının dozu biraz kaçırılmış ve acele edilmiştir. İslami bilinci körelmemiş insanlardan içerde ve dışarıda itirazlar belirmeye başlar. Durum naziktir. Bir anlamda yönlendirme politikası geri tepebilir ve İslami kazanımlarından taviz vermeye yanaşmayan bilinçli insanlar hareketin inisiyatifini tartışabilir; ve bu tartışmalar kontrol dışı yeni ve bağımsız oluşumlara kaynaklık edebilirdi. O halde İslami vurgu bu sefer rejimden, yasalardan, devlet güvenlik güçlerinden korkmadan ve bir perdeye gerek duyulmadan açıkça ve yeniden yapılmalı ve müslümanlar YMM hareketinin ne kadar Tevhidi ve inkılapçı bir hareket olduğuna yeniden inandırılmalıdır. "Kurtuluş İslamda" spotunun kapak yapıldığı 44. sayının Başyazı'sında şu soru sorulur: "Acaba bugünün insanını, hangi sosyal sistem kurtarabilir? Komünizm mi? Kapitalizm mi? Sosyalizm mi? Faşizm mi? Nasyonal Sosyalizm mi? Hangisidir?" Ve cevap verilir: "İnsan ve toplum, ancak kendi bünyelerine Allah tarafından vazedilmiş kanunlara uyduğu nisbette kurtuluşa yaklaşılır... Şüphesiz ve kesinlikle söylemeliyiz ki, insanlığın kurtuluş güneşi İslam'ın huzurlu dünyasında doğmak üzeredir. İnsanlık bütün emperyalist sistemleri denemiş, tatmin olmamış ızdırapları dinmemiştir. Bütün dünya yeni ve gerçek bir kurtuluşun sancıları içindedir... İslam'ın değişmez ve değiştirilemez özü nass ile sabittir. Bu sarih hükümler hiç bir suretle tebdil ve tağyir edilemez. Aksi halde İslam anlayışı bulanmış olur. Ve o anlayış bir İslam anlayışı olmaktan çıkar. Namazı inkar eden, örtünmeyi inkar eden adam, İslam anlayışından uzaklaşmıştır. Nassı inkar etmiştir. İslam inançta, ibadette, düşüncede, ahlakta, tam ve kamil tek sistem olarak, kendi mahiyet ve hususiyetlerini en açık şekilde ortaya koyar. Hangi asrın veya milletin İslami hayatı olursa olsun, bölge, örf, zaman, ırk ve tarih farkının tesir edemeyeceği bir değişmezlik vardır. Suyun sıvılığı, ateşin yakıcılığı nasıl su ve ateşi ayırd edici vasıf ise, İslamın değişmez prensipleri de İslamın mahiyetini ortaya koyar. Tevhid inancı, vahiy, risalet ve salim akıl ve selim hislere dayanmış düşünce, cihad vs. gibi temel müesseseler İslamın değişmez özünü ortaya koyar" (YMM, Başyazı, S:44, 1970)

Artık YMM'nin İslamiliği perçinlenmiştir. Artık ulusallık ve devletçilik kavramlarıyla daha rahat oynanabilir. Ve rejim, devlet düşmanlarına karşı vatan savunması için saf ve temiz insanların görev üstlenmesini beklemektedir. Bunun için de devleti savunmak için ulus devleti oluşturan öğelerin meşrulaştırılması gerekmektedir. Ve bu görev de YMM dergisinin 1971 tarihli 52. sayısında yer alan "Devletimizin Milliliğini Korumalıyız" başlıklı yazıda ifa edilir.

Bu yazıdaki en önemli vurgu şudur. Kavimlerin buhrandan kurtulması için iki tekamül sürecini yaşaması gerekir: "Birincisi 'Tam Millilik', ikincisi 'İslam'. Birincisi, kelimenin gerçek manasında, istiklali ve demokrasiyi getiriyor. İkincisi, gerçek kurtuluşu.." Bu şema aynı zamanda biçim olarak Marksist Mihri Belli'nin "Milli Demokratik Devrim" şablonuyla da örtüşmektedir. Şu alıntılar yazının amacını daha da aydınlatır mahiyettedir: "Millet; tarihi bir oluştur. Bu varoluş süreci kavmin maddi ve manevi hususiyetlerine aykırı bir yön takip edemez... Türk kavmi Oğuz Han zamanında millet olma seviyesine gelmişti... Milli Devlet de, kavmin tekamülünden doğan bir müessese olmaktadır. Ve milli devletle kavim arasında tam bir temsilcilik münasebeti vardır. Milli devlet kavmin tarihi boyunca tekamül eden bir müessesedir. "

Artık Millet terimi Türk kavmini; Milli Devlet terkibi de Türklerin devletini ifade ettiği açığa çıkmıştır. Artık İslam'a ulaşıncaya kadar da (nasıl olacaksa) nasyonal ideolojiyi Milli Kültür olarak savunma yolu açılmıştır. Artık hareketin karakteri, İnkılap İlmi'nde bahsedildiği gibi inkılapçı değil, özellikle 1946'lardan itibaren müslüman kesime bulaştırılan milliyetçi ve muhafazakardır. Sağcılık terimiyle niçin bu denli ölçüsüzce oynandığı da açığa çıkmıştır. Çünkü sağcılık düzenden yana olmak, ABD ile ittifaka gönüllü olmaktır.

YMM dergisinde sergilenen bu politik çizgiye, sanki şeyh-mürid ilişkisinin yükümlülüklerini üstlenmişcesine ayak uydurulmaya başlanılır. Bir sufinin şeyhine duyduğu huşu ve sadakata benzer bir teslimiyetle Aykut Edibali'nin tesbitleri artık sorgulanmadan savunulmakta ve içselleştirilmektedir. Hareketin üç aylık teorik dergisi Gerçek'te Halil Bayrakçı "Türk Kültürünün Sosyal İdealleri" başlıklı yazısında Aykut abisini aynen tekrarlayarak Milli Devlet'e şu tanımı getirir: "Milli Devlet: Kavmin asırlar süren tekamülü ile katileşmiş şahsiyetinin temsilcisi, ve kavmin maddi ve manevi hususiyetlerinin koruyucusu, geliştiricisi ve terbiye edicisi olduğuna göre;.." (Gerçek, C.IV, s.52 ,1974)

Edibali'nin doğru yanlış bütün tesbitlerini teyip bandı gibi tekrarlayan kadro elemanlarının yazılarından örnekler vermek ve bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Artık dünkü inkılap erleri, dünkü İslam neferleri, millilik adına egemen devletin, kapitalist sistemin, ulus kültürün savunucuları olmaya başlamışlardır. Özel yaşamlarında asr-ı saadeti canlandırmaya, sahabe kardeşliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar; ilk başlarda fazlaca dikkat etmedikleri bazı zihni çarpıklıklarının süreç içinde güçlenmesi ve takviye edilmesiyle artık "beş bin yıllık" (YMM, Başyazı, S:115, 1973) tarihlerini keşfetmeye ve İlmi Sağ'daki ayrımı saptırarak CHP'yi sol'da bırakıp kapitalist, türkçü, liberal, batıcı, Atatürkçü, laik güçlerle oluşan Milli Cephe'yi (YMM, Başyazı, S:6, 1976) savunmaya başlamışlardır. Dünkü Mason ve "millet düşmanı" kampın adamı Süleyman Demirel, Milli Cephe'nin adamı haline getirilivermiştir. Artık ümmet hassasiyetinin bir gereği olarak kullanılan "Türkiye insanı" deyimi yerini "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin (Gerçek, A.Edibali, C. 111,1973) keşfedilmesi sonucu olsa gerek "Türk insanı" (YMM, Başyazı,S:260,1975) değişine terk etmiştir.

Ancak YMM kadrolarının yaşadığı bu çözülme sürecinin henüz çürütemediği bazı kalemler, özellikle derginin ilk yıllarında İslami duyarlılıklarını ön planda tutup, ulusal ve devletçi söylemle bütünleşmezler.

16. sayı arka kapakta Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nde Türkçü, Rufai ve Batini anlayışlara karşı mücadele veren müslümanların sorunları "Modernistlere ve Bid'atçılara Karşı Şuurlu Mücadele" başlığı ile veriliyor; 49. sayı arka kapakta Haccın yasaklanması hususunda kaleme alınan "Devlete bağlı Din Anlayışı mı?" başlıklı yazıda "Devlete bağlı bir din anlayışı yerleştirilmeye" çalışanlar, açıkça kınanır ve laiklik eleştirilir.

YMM dergisinde birinci yılının son sayısında ikinci yıl yayını için verilen ilanı kaleme alan kişi gerçekten YMM hareketinin türkçülüğe doğru evrilmekte ve kapitalist sisteme yakınlaşmakta olduğunu fark etmemiş olacak ki hala "İslami Mücadelenin Esasları" ibaresini kullanabilmektedir.

Ancak Aykut Edibali'nin Gerçek dergisinin 3. sayısında YMM hareketinin ideolojisinin "Büyük Türk Kültür Sistemi" olarak yeniden belirlemesinden sonra Türk-İslam sentezinden öte bir Türkçülükle, Türk milletinin ve kültürünün varlığı adeta "Din" haline getirilmiş olunur.

"Batının önce pagan, sonra teslisci fakat daima insanı ilahlaştıran din telakkisi karşısında, Türk toplumu Allah'tan gayrı hiç bir varlığa kulluk etmemek prensibine bağlanmıştır. Ve hiç bir varlığa ve güce Allah karşısında ne politik, ne ekonomik ve ne de sosyal bir imtiyaz tanımamıştır." (YMM, Başyazı, S:173,1974) şeklindeki tesbit derginin altıncı yılında Şaman Türklerini kutsamaya kadar varır: "Mete Han'ın büyük askeri mekanizması (ve nizamı) hemen hemen bütün Türk devletlerinde aynen uygulanmıştır. İlk çağları doğru gözönüne getirince Mete Han'da beliren askeri nizam, bütün maddi ve manevi temelleriyle Orhun kitabelerinde parlar. Türk milletinin hayatını muhafaza gibi milli bir idealin yanında insanlığın kurtuluşu gibi bir insani gayeyi de politikasının aslı yapan Türk milletidir. Harplerin ancak yağma hırsı ile yapıldığı ilk çağlarda bile Türk milleti insanları nizama bağlamak ve adalet icra etmek hedefi için harp yapıyordu. Bu ideal aynen Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu'na geçmiştir." (YMM, Başyazı, S:288, 1976)

Sistemle Bütünleşme veya Çözülüşün Örnekleri

Derginin 2. sayısındaki Başyazı da YMM hareketinin somut hedefi olarak Türkiye'ye hakim olan ve buhranın temel sebebini oluşturan "Judeo-Grek menşeli kapitalist sistem" gösterilirken; nasıl olmuşturda 26 sayı sonra yine aynı kişinin kaleme aldığı Başyazı da Türkiye'nin İslam dünyasındaki "milletlerin başlarındaki Yahudi uşağı idarecileri" alaşağı etmelerinden sonra bile, ittifak hususunda bu müslüman toplumlar küçümsenecek; fakat müttefik olarak Amerika tercih edilebilecektir?

Nasıl oluyor da YMM dergisinde yayınlanan "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi" gibi temel metinlerin çatısı Hizbu't-Tahrir'in kitaplarındaki tesbitlerden yararlanılarak oluşturulduğu halde; daha önce Konya Milliyetçiler Derneği'nce Hizbu't-Tahrir aleyhinde çıkarttırılan bildiri seneler sonra tekrar dergide neşredilip gündeme getirilerek bu İslami teşkilata "Yalnız ve sadece Amerikan düşmanıdır", "Rus dostudur", "Bu alçaklar Türk düşmanıdırlar. Yavuz Sultan Selim ve diğer Müslüman Türk büyüklerine hakaret ederler" şeklinde iftiralar atılmakta ve karalanmaya çalışılmaktadır. (YMM, S:73, 1971) Kaldı ki müsteşriklerin İslam'ın uzun bir tarih süresince nizam olarak yaşanmadığı tezi karşısında Hizbu't-Tahrir'in tepkisel bir tavırla ortaya koyduğunu varsaydığımız İslam Hilafeti'nin 1923 yılına kadar devam ettiği ve Osmanlı Devleti'nin İslam Devleti olduğu vurgusunu, "Hizb-i Kitleleşme" kitabından okumak mümkündür.

Ve nasıl oluyor da İnkılap İlmi'nde gösterildiği gibi millet ideolojisine düşman ve Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidar aracı olan devletin istihbarat birimi MİT, "İlmi Sağ" şablonuna ihanet edercesine güncel kullanımıyla sağ ve sol kanat şeklinde ayrıştırılıp, sağ kanadın savunulması yapılmaya başlanıyor? Şu ifadelere bakın: "İstihbarat fonksiyonu olmayan bir cemiyet yaşayamaz... Bugün içinde bulunduğumuz vahim durumda bilhassa MİT'in son derece verimli çalışmasına muhtacız. Bu da ancak MİT bünyesine sızabilmiş 'Milli'lik vasfına uymayan ajanların tasfiyesi ile mümkündür" (YMM, S:70, 1971) İslam inkılabını gerçekleştirmek için kadrolaştırılan müslüman dimağlara aktarılan telkin işte budur. Artık hiçbir yazılı kayda veya ilkeye dayanmadan üretilen devleti içinden fethetme söylemi, sonunda kapitalist, ulusçu, laik devleti savunma ve bu tavrı da İslami bir görev olarak telakki etme gafletine kadar uzanır. Artık dergiye kapak olan başlıklarla "Devletimiz Yaşayacak, Düşmanları Kahrolacak"sa (YMM, s:364, 1977) mevcut düzen açısından tehlikeli kabul edilen herkes MİT'e ve hatta Özel Harp Dairesi'ne ihbar edilebilir.

12 Mart Askeri Darbesi, öcü olarak yaratılan komünist ihtilal senaryosu bahane edilerek oluşturulmuştur. Ve tüm devletçiler, düzenciler, sağcılar tarafından alkışlanmıştır. "Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi insiyatifini kullanarak yaptığı bir harekettir. Yoksa 12 Mart demokratik miydi, değil miydi münakaşası adi bir demagojiden başka bir şey delildir."

(YMM, Başyazı, S:143, 1972) ifadelerinde görüldüğü gibi artık tamamen resmi bir söylemle YMM kadroları tarafından da devlet, ordu ve cuntacılar savunulmaya başlanılır. 12 Mayıs 1972'de düzenlenen Konya "Milli Karar Mitingi" ile müslüman kitlelerle Türk Ordusu'nun bütünleştirilmesi tek taraflı olarak oluşturulmaya çalışılır. Ve bir zamanların İslam'a gönül veren YMM'nin inkılapçı kadroları, kapitalist düzeni tamamen unutarak bağırırlar; "Koministler Kahrolsun", "Ordu-Millet El Ele".

Peşinden Aykut Edibali'nin kaleme aldığı "Komünist ihtilale Karşı Tedbirler" yazı dizisi kitaplaştırılır. Kitap'ta 12 Mart Cuntacılarına devletin korunması için Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)'nin kurulması' teklifinde bulunulur. Kitabın kısa zamanda ikinci baskısı yapılır ve yüzlerce nüsha ordu mensuplarına ulaştırılır. Bundan sonra inkılapçı, sahabe neslini yaşatmaya tutkun, Musab bin Umeyr'ler olma ideali ile kazanılan ve yetiştirilen kadro elemanları DGM'ler için kamuoyu oluşturmak amacıyla imza kampanyaları düzenlemeye sevk edilirler. Bununla da yetinilmez, yine Konya'da 4 Ekim 1976 Pazartesi günü bir "Tarihi Karar Mitingi" daha düzenlenir. Mitingde taşınan pankartlardan ve atılan sloganlardan bir kaçı şunlardır: "DGM'den Sadece Vatan Hainleri Korkar", DGM İşçilere Değil, Komünistlere, Vatan Hainlerine ve Millet Düşmanlarına Karşı", "DGM Devlet Güvenliğinin ve Hukukun Teminatıdır" "DGM Devletin Emniyetidir", "DGM'ye karşı Çıkanlardan Millet Hesap Soracak".

Sonuç

YMM dergisi ve bağlısı olduğu YMM hareketi Türkiye Müslümanlarının yakın geçmişinde yer alan çok hüzünlü bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Çünkü İslami mücadele azmi ve talebiyle oluşturulan hareket, daha sonraki yıllarda kapitalist olarak nitelediği Türkiye'deki rejimi ve devleti savunma noktasına gelmiştir.

Tevhidi bilinci ve Kur'ani bilgi birikimi yeterince olgunlaşmamış ama İslami anlayış ve hareket mantığı olarak yoğun bir arınma ve sorgulama süreci yaşamaya başlayan 1960'lı yıllar müslüman kuşağını yazılı ve sözlü olarak etkileyen evrensel İslami hareketlerin fonksiyonel konumunu, 1967'den sonra ortaya koyduğu organize ve disiplinli yapılanma şekli ve formüle edilmiş düşünceleriyle YMM hareketi almaya çalışmıştır. Büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

YMM dergisinin yayın akışından izleyebileceğimiz serüven süresince İslam, Kur'an, Tevhid, İslam İnkılabı, sahabe neslini örnekleme, kapitalist sistemden kurtulma gibi kavram ve hedeflerin "millet, millet ideolojisi, millet mücadelesi, İlmi sağ" gibi örtülü bir dille gündeme getirilmesiyle kazanılan ve bu hedeflere gönül vermiş insanlar; daha sonra bu örtülü dilin kullandığı kavramlara ulusal, devletçi, düzenci bir muhteva verilmeye başlanmasıyla Türk milliyetçisi ve devletçi olma tercihi ile karşı karşıya kalmışlardır. Fikri önceleyerek, fikri liderliği yönetimde tayin edici kıstas kabul ederek, fikrin de İslam olduğu inancı ve kabulüyle YMM hareketine iştirak eden duyarlı insanlar; bir süre sonra taklitçi bir itaatle fikri liderliği unutup teşkilatı, teşkilat liderini ve emirlerini tabulaştırmaya başlarlar. Ya da zihinsel bir karmaşa ve bulanıklık içinde atalete sürüklenirler. Sonuçta yaşanan şudur: Evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyinin yazılı ve şifahi aktarımıyla oluşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sindeki İslami uyanış, önemli bir potansiyel gücü var kılmaya başlamıştı. İşte MB veya YMM hareketi ve YMM dergisi aracılığıyla ciddi ölçüde kuşatılan Türkiye'deki İslami uyanışın bu potansiyel gücü, zihinsel saptırmalar sonucu kısa bir süre sonra erime, çözülme, uzlaşma sürecine itilmiştir. Harekete İslam adına katılan 1960 müslüman kuşağı, 1970'li yıllara gelindiğinde Türk kültürünü, sağcı partilerin ittifaklarını, T.C. devletini, DGM'leri savunur hale gelmişlerdir. Evet inkılap gerçekleşmiştir. Ancak bu inkılap cahiliyyeden kopuşu değil; Kur'ani aydınlanma sürecinden cahili değerlerin karanlığına yönelen bir hicreti ifade etmektedir.

İkinci kuşak YMM mensupları ise artık Kur'ani İslami kavrama ve İslam inkılabını gerçekleştirme azmi ile değil, ulusal değerlerle donatılmış bir söyleme muhatap olarak kazanılmış ve eğitilmiş bir kuşaktır. Bu eğitim içinde İslami söylem bir alt kültür konumunda yer tutmaktadır.

YMM hareketinin sergilediği bu şaibeli serüven, kadrolarını ve tesir ettiği kitleleri,1970'li yılların ortalarından itibaren güç kazanmaya başlayan Türkiye'deki ikinci dalga İslami uyanış çabalarının etki alanından da uzaklaştırmıştır. Hatta kadrolar, YMM dergisinin her sayısında daha da güçlendirilmeye çalışılan türkçü ve devletçi kimlik ile, 1970'li yılların ortalarında yeniden güçlenmeye başlayan Tevhidi uyanış hareketini engelleyecek bir misyonun taşıyıcısı haline getirilmişlerdir. Kendini yenilemeye kalkışan kadro elemanlarına da hareketin belirlediği kitap ve kaynaklar dışında herhangi bir eserin okunması hakkında yasak getirilmiştir. Böylece 1970'li yılların ortalarından itibaren Seyyid Kutup'un "Yoldaki İşaretler" (yeni ve tam çevirisiyle) ve "Fi Zilal-i Kur'an", Ebu'l Ala Mevdudi'nin "Kur'an'da Dört Terim", "Hilafet ve Saltanat", "İslam'da Hükümet" gibi eserleri ve diğerleri ile; yine yaygınlaşan Kur'an çalışmalarıyla oluşan gündemler ve açılımlardan kadrolar uzak tutulmuş ve bu tür kitaplar ve çalışmalar üzerinde şüpheler uyandırılmaya çalışılarak geleneksel kesimin taassubi tutumuna ricat edilmiştir.

Yaşanan bu olumsuz gelişmeler, gerek kadrolarda, gerekse YMM dergisi tirajında büyük bir tıkanmayı getirmiştir. Kadrolarda hareketin gidişine duyulan güvensizlik artmıştır. Ancak tıkanma ve yanlışlıklar genellikle yöneticilerin liyakatsizliğine atfedilmiştir. 1976-1977 yıllarından itibaren başlayan ve YMM kadrolarının ciddi bir bölümünü etkisi altına alan muhalefet hareketi; maalesef MB'nin kuruluş yıllarında ulaşılan İslami bilinç seviyesinin çok çok gerilerine sürüklenildiği için tepkisini, genelde YMM dergisinin ve YMM hareketinin yan teşekkülleri olan Pınar, Gerçek dergilerinin ve Bayrak gazetesinin yayın politikalarında açıkça görülen fikri sapmalara değil, hareketin geliştirilememesinden dolayı teşkilatın işleyişine ve ehliyetsiz yetkililere yöneltmiştir. 1970'li yılların ortalarına gelindiğinde YMM kadroları arasında, yaşanan bu sürecin olumsuzluğunu itikadı ve siyasi boyutuyla kavrayıp tavır koyan insan sayısı iki elin parmaklarını bile geçmez. Zaten ilk başta muhalefet hareketini oluşturmaya çalışan bu insanlar "YMM kültürünün cahili bir kültürü oluşturduğu"nu, "Edibali'nin öğretisinde bir çok şirk unsurunun bulunduğu"nu veya "YMM hareketinin açıkça Türkçü bir kimliğe büründüğü"nü açıkladıklarında; ayrılıkçı, devlet düşmanı, münafık, kürtçü suçlamalarıyla "örgüt'ten atılmışlar veya engellenmişlerdir. İşin daha da üzücü tarafı gidişattan memnun olmayan ve daha sonra kitleleşen muhalefet hareketine iştirak eden kadroların, YMM kültürünü sorguladıkları için cemaatten atılan insanların gündeme getirmeye çalıştıkları eleştirileri bile anlayabilecek İslami perspektiften, vahyi ölçülerden, inkılapçı tavırdan uzaklaştırılmış olmalarıdır.

Ve YMM hareketi içinde doğan ve kitlelerin büyük bir bölümünü arkasına alan, ama olumsuzlukları gidermek için neyi eleştireceğini ve eleştirdiğinin yerine neyi ikame edeceğini bilemeyen muhalefet, YMM kurmayları tarafından da dışlanınca MB'nin oluşturduğu YMM hareketi fiili olarak çözülür. Binlerce kadro elemanı yaşadığı fedakarlıkların heba olduğu inancıyla, ama büyük bir fikri bulanıklık içerisinde dağılır. YMM dergisi kapatılır. Aslında bu dağılma ciddi bir çoğunluğu manipüle edilen 1960'lı yılların müslüman genç kuşağının değişik kavramsal oyunlarla uzlaşmacı ve eklektik bir anlayışa sevk edildikten sonra eritilme ve dağıtılma serüveninin son noktasıdır. Böylece 196O'lı yıllarda başta İhvan-ı Müslim'in, Cemaat-i İslami'nin, Hizbu't Tahrir'in ve birçok muhakkik Müslüman düşünürün Türkiye'ye yazılı ve sözlü olarak aktarılan fikirlerinin Türkiye Müslümanları arasında uyandırdığı potansiyel güç, büyük ölçüde denetim altına alınıp eritilmiştir.

Sonraki yıllarda yeniden İslami kimliğini oluşturma kararlılığına ulaşan eski YMM üyelerinden çok az bir kısmı bu dağılma/dağıtma sürecini sorgulayarak önemli değerlendirmelere ulaşacaklardır. Ancak dağıtılan kadroların büyük bir çoğunluğu Türkiye'deki rejime uydurulmuş kafa yapıları ve teşkilatçılık tecrübeleri ile bazı düzen partilerinde veya gelenekçi cemaat bünyelerinde önemli roller üstleneceklerdir. Aykut Edibali'ye bağlı kalan azınlık ise zaten modern bir tarikat konumuna gelmiştir. Ancak ilkin "Islahatçı Demokrasi Partisi", sonra "Millet Partisi" olarak örgütlenen bu kalıntı çevrenin modern şeyhi konumundaki Aykut Edibali'yi "Milli İttifak"ı oluşturanlar unutmayacaklar ve iki arkadaşıyla birlikte kendisine 1991 seçimlerinde TBMM'ye girme imkanı tanıyarak vefa borçlarının bir kısmını ödeyeceklerdir.

Yeniden Milli Mücadele hareketiyle yaşanan senaryo aslında bitmemiştir. 196O'lı yılların kontrol dışı İslam anlayışını millileştirmeye çabalayan egemenler, bugün İslami hareketler karşısında daha tecrübelidirler. Ve bugün imkan tanınan büyük dini cemaatlerin ve ilkesiz oluşumların önde gelenleri İslam'ı hakim kılmak için (hangi İslam'sa) "apolitik olmama", "devleti içinden fethetme", "çatışmadan alan açma" gibi daha iyi işlenmiş ve daha çok ayet ve hadisle perdelenmiş bir söylemle gazetelerinde, dergilerinde, mitinglerinde, vaazlarında; millilikten, devletçilikten, "müslüman polis" savunusundan, şanlı tarih tablolarından bahsedeceklerdir. Adeta YMM dergisinde amaçlanan "Milli değerlere bağlı, İslam'a saygılı" hedeflerle yetiştirilmeye çalışılan nesle, "Milli Kültür" ve demokrasi değerleri İslam diye sunulacaktır. Görülen o ki bugünkü süreçte millileştirilmiş din anlayışı daha da güçlendirilmiştir. Ve bu kavram kargaşası içinde milliğin, türkçülüğün, gayri İslami devletçiliğin ve mevcut sistem savunusunun; çok hukukluluğu aynı gemide olma edebiyatıyla meşrulaştırmanın veya bidat ve hurafeciliğin en az komünizm ve laiklik kadar tehlikeli ve batıl olduğu İslami duyarlılık taşıyan birçok kişi tarafından fark edilmeyecektir.

Allah'a şükür ki; düzenin gücü, gafillerin ifsadına rağmen Türkiye Müslümanları arasında bugün bu oyunları görebilen, hesaplarını şeytani tuzakları fark ederek oluşturma bilincine sahip ve düşüncesinin merkezine Kur'ani ölçüleri oturtabilmiş muvahhid müslümanlar bulunuyor. Bütün olumsuzluklara rağmen varlık bulabilen ve tevhidi bilincin, tevhidi basiretin, tevhidi eylemliliğin şahitliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar, artık eskisi gibi kolayca kandırılabilecek veya kolayca saptırabilecek bir konumda değiller. Bu nitelik çok önemlidir. Zaten tüm teknolojik imkanlarına ve maddi güçlerine rağmen egemenleri telaşa sevkeden de, emperyalist düzene alternatif ve kuşatıcı bu niteliğin nüve şeklinde de olsa güç kazanmaya başlamasıdır. Bunun için emperyalist güçlerin mihmandarı ABD'nin İslamizasyon politikaları bugünlerde "Yeni İslam Politikası" (Bkz.: Hak Söz, "Gündem", Sayı: 39, Haziran 1994) tarzında yeni biçimler üretiyor. "Amerika'nın Yeni İslam Politikası" İslami hareketlerle İslami duyarlılıkları canlı kitlelerin irtibatını kesebilmek için millileştirilmiş veya sulandırılmış din anlayışlarının temsilcilerine imkan sağlıyor.

Türkiye'deki Tevhidi uyanışın tarihi yeni, İslami hareketin yaşı çok gençtir. Ama önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar korunmalı ve geliştirilmelidir. Dolayısıyla YMM pratiğinden yararlanmasını bilenler kafirlerin, münafıkların, ashab-ı şimalin yeni oyunları karşısında basiretli ve uyanık bir tavrın sorumluluğunu üstlenmeli ve şeytani İslamizasyon oyunları karşısında yumuşamamalıdırlar.

Bitti

Haksöz Dergisi - Sayı: 40 - Temmuz 94
İslami Uyanış Süreci
http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=679

Son Yorumlar

İman Et
Mücadele Et
Zafer Senindir!

Yeni Yayın Geldiğinde E-Posta Almak İstiyorum

Zafer Hakkın
ve Hakk'a inananlarındır!
Kopyalama hakları: GNU, GÖBL.