İnternet Basınından, YMM

Pazar, Haziran 28, 2009

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE

Ne zamandır Türkiye'deki sağ siyasetlerin yakın tarihini inceleme niyetindeydim. Ülkücü hareket, Milli Türk Talebe Birliği, Akıncılar, Kültür Ocakları... Bu konuda mevcut olan İnternet kaynaklarını tararken, Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur Bey'in bir yazısına rastladım. Türkiye Sağı'nın ideolojik temellerini atan bir teşkilattan bahsediyordu: Yeniden Milli Mücadele Hareketi. Özellikle yeni neslin duymaya pek de aşina olmadığı bu hareketi, iddia'nın ciddiyetine binaen, internet üzerinde araştırdım. Türkiye'de "Millilik" ve "Müslümanların İslamî Bilinçlenmesi" kavramlarında, böyle derinlikli bir perspektif sunabilen, Türk entelektüel hayatında yeni çizgiler çizmiş bir yapılanma neden araştırma konusu yapılmaz? Derin bir merak içerisindeyim.

İncelemeniz için, internette araştırma yaparken karşılaştığım ve YMM hakkında (hala gelişmesi gerekse de) internette karşılaştığım en iyi çalışma olan http://mucadeleci.blogspot.com sitesini tavsiye edebilirim.

Türk-İslam siyasi tarihi, eğrisi ile doğrusu ile hepimize ait. Ve tarihimiz, kitaplıkların tozlu raflarında kalmaktan fazlasını hak ediyor. Araştırmacılarımızın ve gençlerimizin dikkatine sunuyorum.

(...)

Yazar: Yasin Karagözlü
http://www.haberhilal.com/yazar-YENIDEN-MILLI-MUCADELE--256/

Gönderen: Mehmet Mutluoğlu

İnsan Bilgisi ve Felsefe - 2

Salı, Haziran 23, 2009

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

B- Felsefenin iki temel problemine bakışımız

Felsefe, İlim ve Din

Düşünce tarihi incelenine görülüyor ki, insanoğlunu meşgul eden birkaç temel soru olmuştur. İnsanoğlu, kendi düşüncesi dışında var olan varlığı tanımak, öğrenmek ve bilmek istemiştir. Düşüncesinin konusu olarak kendisi, içinde yaşadığı toplum ve nihayet kâinat onu ilgilendirmiştir. İnsan düşüncesi dışında mevcut olan varlığın bilgisi hakkında, insan düşüncesine temel hizmeti gören disiplinler bulunmuştur. Bunları “felsefe”, “ilim” ve “din olarak isimlendirmek mümkündür.
İlimler, maddenin veya canlı varlığın bir bölümü hakkında bilgi vermeye çalışıyorlar. Mesela, genel olarak maddedeki değişmeleri inceleyen bilgi dalları; fizik, kimya, fizikî kimya vb… Fizik maddedeki fizikî değişmeleri, kimya, kimyevi değişmeleri inceliyor.
Belirtmek gerekir ki, her bilgi dalının prensibi, teorileri ve metodu, kendine hastır. Ayrıca ilimler “nedir?”, “niçin?”, “nasıl?” gibi, insan düşüncesinin temel sorularını cevaplamayı bırakmışlardır. İlimler, bilhassa müspet ilimler, “formüle etmeyi” esas alıyorlar.
İlimlerin, hem konularını sınırlama mecburiyeti, hem de soyut formüllerle yetinmeleri, “objektif varlık” hakkında genel bir fikir edinmeye mani bulunmaktadır.
Fakat insanoğlu, kâinat ve zaman içindeki yerini doğru olarak bilmek ister. “Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, ben neyim, kâinattaki yerim nedir?” diye sorar. Bu sorulara cevap veren iki disiplin vardır. Din ve felsefe…
Felsefe, insan bilgisinin vardığı neticelere ve imkânlarına dayanarak yapılmış bir genelleme ve sentezdir. Gayesi ise, yukarıda söylediğimiz temel sorulara, doğrudan veya dolaylı olarak cevap verme denemesidir.

Şu halde felsefe, insanın bilgi vasıtaları yani a) duyuları(aletleri) b) aklı(aklın çalışması – düşünce, hayal gücü ve ilham) ile varlığın(kâinat ve hayatın) izahına çalışıyor.

Demek ki, felsefe, bu vasıtalara dayanan bir araştırma yolunun vardığı neticeler demektir ve insan bilgisinin doğrulayan mutlak bilgi kaynağı ve vasıtasını inkâr etmektedir.

Bilgi edinme yolu(bilgi teorisi) yönünden, felsefenin karakteri budur. Ancak, İslam mütekellimini(kelamcıları), kilise filozofları ve Yahudi ilahiyatçıları, vahyi kabulde birleşirler. Fakat Yahudi ve Hıristiyan ilahiyatçıları, sadece kendi peygamberlerine inen vahyi, onun risaletini, temel prensiplerini kabul ederler.

Bilgi Teorisi Yönünden Felsefe

Bu istisnalar dışında felsefeyi bizim, önce bilgi teorisi yönünden tenkit etmemiz gerekiyor. Bu tenkidin dayanacağı esas ise, insan bilgisinin mahiyeti ve insan bilgi vasıtalarının sınırları meselesidir.
Bunlar şunlardır:
a. İnsan düşüncesi, “toplama” ve “çıkarma”ya irca edebilir. Düşünürken yapılan işlem budur.
b. İnsan düşüncesi, “kavramlar” ile düşünür. Ve kavramlar, gerçeğin aynı değil, onun hayalidir.
c. Bu kavramlardan pek çoğu, dış dünyanın değişik görünümlerinin zihnimizdeki hayalidir. Ve tam tamına gerçeği aksettirmez.
d. Kavramlardan birçoğu zihnimizde mevcuttur. Objektif âlemde var olup olmadığını bilmemekteyiz. Mekân, zaman, sebep-netice (yani illiyet), ayniyet, rakamlar, şekiller vb…
e. Düşüncemizin uyduğu mantık kaideleri, sadece kavramlar arasında bulunan zaruri oranları ortaya koyar. Yani, mantıken doğrudurlar. Realitede doğru olup olmadıklarını bilmemekteyiz.
f. Bilgi kaynaklarımızın dayandığı duyu vasıtaları ve aletlerimiz, bize ancak sınırlı ve ihtimali bir bilgi verir. Bu sınırlara kısaca işaret ettikten sonra, bazı örnekler üzerinde çalışalım:

Meselâ: duyu vasıtaları ile (deney ve gözlem) alınan hayaller, parçalanmaz, bütün ve daimi seyir halinde olan dış âlem hakkında parçalı, anlık fotoğraflar gibidir.
Misal verirsek, bir deney prosesi içinde, iki bilyenin birbirlerine vuruşunun fotoğrafını çektiğimizi düşünelim. Öyle gelişmiş bir fotoğraf makinelerinin olduğunu düşünelim ki, bize vuruş anında bilyelerin hareketi ile ilgili 1.000.000.000 fotoğraf versin. Bunun anlamı nedir? Bir saliselik zaman dilimi içinde, çarpma ile ilgili 1.000.000.000 durum fotoğrafı. Fotoğraf sayısını ne kadar artırırsak artıralım, bir hareketin tümü ile değil, sadece hareketin son derece küçük zaman aralıkları içindeki yerini bilebileceğiz. Özetle, bütünü, yani tam gerçeği bulamayacağız.

Ayrıca, duyu vasıtalarının ve bilhassa deney vasıtalarının yanılma imkânı olduğu unutulmamalıdır. Hiçbir terazi, hiçbir ölçme vasıtası hatasız değildir. Mesela son derece hassas bir terazinin bile eşit gösterdiği iki kütle birbirinin aynı olamaz.

Ayrıca gerek matematikte, gerek deneyde bazı kemiyetleri ihmal ederiz. Cebir işlemlerinde ihmal edilen (epsilon), mesela piramidin hacminin hesaplanmasında ihmal edilen sayılar ve deneylerde ihmal edilen kemiyetler böyledir.

Bunlara çekirdek fiziğinde deney vasıtasının deneylenen üzerinde meydana getireceği değişmeleri ihmal ettiğimizi ekleyebiliriz. (Heisenberg’in izahı)

Ayrıca, ilimlerin prensiplerinin tecrübe üstü kabul edilişini ve bazı kanunların ise ancak tahayyül ettiğimiz şartlarda doğru olabildiğini hatırlamalıyız. Mesela, basınç ve ısı ile ilgili kanunlar, mutlak boşlukta “tam” geçerlidir. Hâlbuki mutlak boşluk reel değildir.

Hülasa, insan bilgisi (bu kaynaklara dayandığı ölçüde) ihtimalidir, izafidir. Her ilmi ilerleme, daha öncekileri tashih ederek ilerler. İlerleme varsa izafilik de vardır.

İlmi çalışmada(yani sınırlarını çizdiğimiz bir konuda) bize faydalı bilgiler verebilen “ilim yapma” imkânımız, kâinat ve hayatın genel izahında tatminkâr değildir. İlmî çalışmaların neticelerinde tatminkâr sonuçlar alabiliyoruz; ama insanın hayatî problemleri karşısında birbirini tutmaz nazariyeler içinde bocalıyoruz. Bu da, tabii bir şeydir. Çünkü her konu, kendisini bilmek için ayrı araştırma yolları gerektiriyor. Mekaniğin kanunları, makro kozmosun kanunları, mikro kozmosun bilebildiğimiz kanunları farklı… Hiç kimse, çekirdek fiziğini, basit matematik işlemler yoluyla kavramaya çalışmıyor. Yani farklı kanunlar, farklı araştırma metod ve disiplinleri gerekiyor.

Kâinat ve hayata “doğru” bir bakış, insanı varlığı hiçbir şeye bağlı olmayan, kendi kendine var olan ile temasa getirir. Yani, tamamen farklı bir araştırma ve düşünce alanına girmiş oluruz. Burada, madde ve tezahürlerini incelemede, bize ihtimali bir gerçek bilgisi verebilecek metotlarımız, büsbütün yetersiz kalır.

Ayrıca, hatırlamalıyız ki, “şeyler” arasında değişmez, sabit bir oranı ifade gayretinde olan ilmi bilgimizin ortaya koyabildiği mefhumlarımız şunlardır: “sebep-netice”, “cevher-araz” ve nihayet “eşitlik”. İşte, varlığımızın tezahürleri arasında münasebet kurmaya yarayan kavramlarımız bunlardır.

Bu kavramlar, kendi kendine var, değişmez, ebedi, ezeli ve sonsuz var olanı ve onun objektif âleme müdahalesini aradığımızda, hiçbir mana ifade etmez. Hele sınırlı, izafi, ihtimali ve tekâmülcü bilgi vasıtalarımız ve metodumuzla bu büyük problemin halline çalışmak manasızdır. Varılan hayalleri ise, hakikat zannetmek, büsbütün hatadır.

İşte felsefe, belirli bir alanda faydalı neticeler veren metodun, daha farklı bir alana tatbikinden doğan bir hatadır.

Bu hata, objektif âlemin ve belirtisinin, onun var oluş şartı yapılmasıdır. Mesela, varlığı; “kütle”, “hacim”, “şekil”, “hareket”, “enerji” ile birlikte görüyoruz.

Ve bunlar arsında bir münasebetin var olduğunu fark ediyoruz. Eğer varlığı, bu belirtilerden biri ile izah eder, bunu temel sebep kabul edersek, ilmîlikten uzaklaşırız. Kâinatı ve hayatı, bir sihirli prensiple izah çukuruna düşmüş oluruz.

Meselâ, bu prensibi “madde” kabul edersek maddeci “zekâ” dersek stoacı; “form-suret-fikir” dersek idealci; “irade” dersek iradeci vb. oluruz. Ve burada düşülen hata, sınırlanmış bir konu da bize ihtimali bir bilgi veren düşünce metodunu sınırsız, mutlak ve değişmez gerçek alanına da uygulamaktan doğar.

Bilgi Teorilerine Bakışımız

Felsefe mekteplerinin ayırım çizgilerinin birinci olarak kabul ettiğimiz “Bilgi Teorisi” açısından, felsefe okulların bakalım. Bilgi teorisinin de temeli olarak kabul ettiğimiz “insan bilgisinin özü” meselesi, bizce felsefe cereyanlarını araştırmada, bir mihenk taşıdır.

Bu bakış açısından, felsefe mekteplerini iki temel okulda toplanmış görüyoruz.

a. İnsan bilgisinin tanrılaştırılması
b. İnsan bilgisinin inkârı

Yukarıda, insan bilgisinin, özü itibarıyla “sınırlı”, “izafi”, “ihtimali” ve “gelişmeci” olduğunu belirtmeye çalıştık. Ve bilgimizin gerçekle münasebetinin mutlak, sınırsız ve değişmez olmadığını gösteren deliller üzerinde durduk. Bu bakımdan, ister ampirist, ister rasyonalist ve isterse sensualist olsun, bütün dogmatik felsefe mekteplerinin, insan bilgisinin özü göz önüne getirildiği taktirde, iflas etmiş olduklarını söylemek gerekir.

İnsan bilgisinin inkârı temayülü etrafında topladığımız felsefe okulları ise, uzun bir zamandan beri tarih olmuş sayılabilirler.

On-sekizinci asrın dogmatik rasyonalizminin çocuğu materyalizm, yirminci asırda büyük siyasi ve askeri güç elde etmiş olmanın avantajına rağmen, bu asırda pozitif ilimlerin ortaya çıkardığı yeni problemler karşısında derin bir sarsıntı geçirmektedir. Aynı şekilde, Hıristiyan düşüncesi, gerek Katolik, gerekse Ortodoks olsun; mutlak gerçekle vasıtasız temas imtiyazı iddiasını ispatlayacak ve mantıki ne müspet ve ne de tarihi bir delile sahip bulunmaktadır. Protestan düşüncesi ise, hemen hemen doğuşundan bu yana, ilmi düşünce ile dini ve felsefi düşüncenin alanını ayırdığı gibi, bu ayrı ayrı alanlarda var olan bulguların birbiri ile alakası üzerinde düşünmek vecibesini yüklenmekten kaçınıyor denebilir. Kısaca bu son düşünüş stili; ilim, felsefe ve din alanında birbirinden bağımsız, hatta birbirine zıt hükümlere aynı anda inanma temayülündedir.

Netice olarak, asrımızda hâkim düşünce şekilleri, insanın en büyük problemi olan “kâinat ve zaman içindeki yeri” meselesi karşısında tam bir çıkmaza girmiş bulunuyorlar. Ve böylece, bu azametli soru cevapsız kalmış görünüyor. İnsanın maddi ve manevi aksiyonu, doğrudan doğruya bu soruya cevap vermeye bağlıdır. Ancak, insan bilgisinin özü ve vasıtalarının sınırı gibi kesin bir sınır çizgisi, bu problemin çözülmesinde en büyük engel durumundadır.

Bu engel nasıl aşılabilir? Bu engel, ancak, mutlak bir bilgi kaynağı varsa ve bu bilgi kaynağı ile insan şuuru arasında doğru bir münasebet kurulabilirse, insanın büyük problemini çözümlemede, aşılması gerekli sınır aşılabilir. Ancak bu yolladır ki, insan bilgisinin sınırlı, tekâmülcü, izafi ve ihtimali karakterinden doğacak mahzurlar, mümkün olan asgariye iner ve insan bilgisi onu “en az hatalı” hududunda tutacak temel, kılavuz ve kontrolcü prensibe kavuşabilir.

Özetle, milli düşüncemizin, insan bilgisinin özü ve vasıtalarının mahiyetine dayanarak ihtimali, izafi, sınırlı ve gelişmeci özellik taşıdığını belirtiyoruz. Bu tespitimizle, insan bilgisini tanrılaştıran bilgi teorilerini reddediyoruz. Aynı şekilde, insan bilgisinin mutlak bilgi ile temas imkânını reddeden, insan bilgisini inkâr eden felsefelerden; mutlak bilgi kaynağının, bütün insanlık tarihi boyunca insan şuuruna, kendine mahsus vasıtalarla serpilişi vakıasına şahit tutarak ayrılıyoruz.

Aykut Edibali

İLİM, KÜLTÜR VE SAN'ATTA GERÇEK
CİLT: 1
1 TEMMUZ 1975
SAYI: 1

İnsan Bilgisi ve Felsefe - 1

Pazartesi, Haziran 22, 2009

A. İNSAN BİLGİSİNİN VE VASITALARININ MAHİYETİ HAKKINDA

İlim, insanın gerçeği kavrama ve anlama gayretinden doğar. Şu halde ilmin gayesi, varlığın ve onun belirtilerinin bilinmesi demektir. İnsan, gerçeği bildiği ölçüde, problemlerini doğru olarak çözme imkanını elde edebilir. Ancak ilmi bilgi sayesinde, gerçek bir hayat görüşü ve insan problemlerinin doğru ve başarılı bir çözümüne ulaşmak mümkün olur. Şu halde, insanın ve toplumun problemlerini çözmek için baş vurulacak vasıta, ilimdir.

Öyleyse; “ilim” ve “gerçek” kelimelerinden ne anladığımızı belirtelim.

İlim, insan şuuru ile obje arasında kurulan doğru (yanlış olmayan, yahut yanlış olma ihtimali az bulunan) bir münasebettir. Bu münasebet, maddi değildir. Zihnin düşünce vasıtalarının mahiyetine uygun olarak, ruhidir. Yani şuur, kendi dışında var olanın, yani konusunun zihnindeki hayalini kavrayan “kavramlar” ile düşünür. Şu halde zihnin, kendi dışında var olanın aynısı ile değil, onun –tabir yerinde ise- zihnindeki fotoğrafı ile düşünür. Bunlara “kavramlar” diyoruz. Burada kavramlarla düşünme zaruretinin, insan bilgisinin özünü teşkil ettiğini hatırlamalıyız. Bu demektir ki, insan zihninden daha farklı yapıda olan şuurların bilgisi, bizimkinden özü itibarıyla farklıdır. Yani varlığın ve varlık belirtilerinin gölgeleri ve hayalleri ile düşünmeyecek bir şuur için, varlığın hayallerine ihtiyaç yoktur. Varlığı doğrudan doğruya kavramak; hayaller, semboller ve gölgeler vasıtasıyla kavramaktan elbette farklıdır. Birisi beşeri bilgidir. Bu bilgi sınırlıdır, ihtimalidir, gelişmeye namzettir ve izafidir. İkincisi, ilahi bilgidir. İlahi bilgi sınırsızdır, değişmez ve mutlaktır.

Şimdi gerçeğe gelelim. Burada “gerçek” kelimesine şu manayı verirsek, daha az hatalı bir tarif vermiş oluruz. “Gerçek” varlığın kendisi, tıpkısı ve aynısıdır. Bu tarif, mantık bakımından tutarlı ve doyurucudur. Ancak , müsbet yönü yoktur. Mantık bakımından tutarlıdır; Zira mantığın temeli, “bir şeyin, kendisinin aynısı” olduğunu kabullenmektir. Ve “gerçek” hakkında verdiğimiz tarif de, bunun bir tekrarıdır. Bunun dışındaki tarifler, sadece bir yaklaşıma imkan verir.

İnsan Bilgisinin Mahiyeti ve Neticeler

Gerçeğin bu tarifinin ikinci neticesi ise, gerçeğin bilinme imkanını belirtir. Gerçek, varlığın (kast edilen varlık, zaman ve mekana bağlı varlıktır) değişmesinin ve belirtilerinin bizzat kendisi ise, gerçeğin bilgisi, varlık ile bilgi melekesi arasında doğrudan doğruya, vasıtasız bir münasebeti gerektirir. Halbuki, insan düşüncesi ile varlık arasında vasıtalar (kavramlar, deney, gözlem, vb.) vardır. İşte bunlar, varlık, yani gerçekle insan arasındaki yegane, fakat sınırlı vasıtaları teşkil ederler. Bu da insan bilgisinin sınırlı, tekamülcü, nisbî, ihtimali karekterini açıklar.

Bu mütalaalar, insan bilgisinin “gerçeğin mutlak bilgisi” olmadığını gösterir. Fakat müsbet anlamlı şudur ki, insan bilgisi iyi ve doğru neticeler elde edebilecektir. Ve gayesi her türlü peşin hükümden sıyrılmış olarak, insan hayatını daha müsbet, daha faydalı ve daha kolay hale getirmek olacaktır. İnsan bilgisi bizzat özü ve gerçeği bulmaktaki sınırı meselesini ortaya koyarak daha faydalı hale gelebilir ve büyük gelişmeler gösterir. Bu suretle, yani insan bilgisinin gelişmesine en büyük hizmet; onu, ilmi donduran ve kalıplaştıran düşünce tarzlarından kurtarmak ve onun ilerlemesini hızlandırmak olacaktır. Bu da insan bilgisinin izafi, nisbi ve (nihai ve son bilgi olmadığı için) gelişmeci mahiyetinin bilinmesiyle kabildir.

Klasik Rasyonalizm ve Klasik Pozitivizm Yıkılıyor
Ancak bu suretle, Rönesans’tan itibaren büyük bir ümitle ve ilahlaştırılarak bağlanılmış bulunulan klasik pozitivizm ve klasik rasyonalizm’in içine düştüğü çıkmazdan kurtulmak mümkündür. Bilindiği gibi, Descartes’in Avrupa’da açtığı “rasyonalizm” çığırı, uzun bir süre hakimiyetini devam ettirdi. Böylece aklî ilimlerin (matematiğin) metodu, diğer ilimlere de teşmil edildi ve Avrupa düşüncesinde verimli gelişmeler doğurdu. Bu disiplin (yani akıl yürütme) verimli olduğu sahalarda kullanıldığı çapta faydalı olabilir ve olacaktır. Ancak bu disipline ve onun prensiplerine “mutlak hakikatın vasıtası” gözüyle baktığımızda, yanılırız. Nitekim Bergson, en azından rasyonel metodun, hayat hadiselerini izahta kifayetsiz bulunduğunu gösterir. Aynı şekilde Descartes’in “mekanist alem” telakkisi, bugün sarsılmış bulunuyor. Descartes, bütün fizik alemi, madde ve hareket ile izah edebileceğini zannediyordu. Bugün, çekirdek fiziği üzerinde yapılan incelemeler, bu küçücük, fakat hayrete şâyan alemi “madde” ve “hareket” mefhumlarının izah edemediğini gösteriyor. Aynı şey, “makro kosmos” için de varittir.

Aynı hal, pozitif metodun da başına gelmiş bulunuyor. İnsan bilgisinin asli kaynaklarından biri olan pozitivizm, Hristiyan dogmatizmini ve skolastiği yıktı. Ve Avrupa kafasını, tabiatın gözlem ve deney yolu ile bilinmesine yöneltti. Bu metod da insan düşüncesini ilerleten bir metottu. Ve verimli neticeler hasıl etti ve edebilir. Ancak Heisenberg gösterdi ki, deney vasıtalarımız, deneylenen şey(obje) üzerinde tesirler meydana getirmektedir. İşte bu tesirlerdir ki, gözlem vasıtasıyla elde edilecek bilgilerin gerçeğe göre, sınırını teşkil etmektedir.
Ve bugün ilmi düşünce; sağlam, sarsılmaz ve mutlak zannettiği prensiplerin ve metodların sınırlarıyla karşılaşıyor. Bu ise, ilmi düşüncede tam bir kriz sayılabilir. Sebep ise basittir. İnsan bilgisinin mahiyeti ve kullanılan metodların sınırlılığının kabul edilmeyişi. Sonra, mukadder sınırlarla karşılaşınca ya bu sınırı tanımamak yahut derin bir ye’se düşmek.

Bu sebepten ilmi çalışmanın temel prensibi; hiçbir aksiyom, prensip, teori, kanun ve hipotezin mutlak, alemşümul ve kesin gerçek olduğu hayaline saplanmamak olmalıdır. İnsan bilgisinin özü, vasıtaları ve neticeleri, sınırlı, izafi ve ihtimalîdir. Bu unutulmamalıdır.
Aklımıza bir soru gelebilir: “Eğer beşer bilgisi izafi, sınırlı ve ihtimali ise, insanın kainat ve tarih içerisindeki yerini nasıl anlayabiliriz? İnsanın müşküllerini nasıl çözebiliriz? Akıl ve duygular vasıtasıyla idrak edilen bilgiden daha üstün, daha geçerli bilgi mümkün müdür? Mümkünse, nasıl?

İnsan Bilgisini Doğrulayan ve Tamamlayan Bilgi Kaynakları

İnsan bilgisinin tamamlayan, onu mevcut sınırlarının üstüne yükselten bilgi yolu var olmalıdır. Ve tarih, böyle bir bilgi vasıtasının var olduğunu gösteriyor. Bu ruhi müşahededir. Şuurun kalıplaşmış, kaideleşmiş tabakasının, yani zekânın tefekküründen, duyu vasıtalarımızın kapasitelerinden çok daha yüksek bir bilgi vasıtası olan şuurun yüksek fonksiyonlarının, bu vasıtaların nüfuz alanının sınırlarını aşması mümkündür. Burada objektiflikten uzaklaşırız. Son derece serbest bir alanda, bilgi aranır. Hayaller, yanılmalar daima mümkündür. Zeka ve duyu üstü bilgi alanında araştırma yapmak, son derece zordur. H.Poincare’nin gösterdiği gibi, yüksek tefekkür, eşyanın gözlemi ve deneylenmesi ve zekanın kalıplaşmış, objektif kaidelerinin mekanik bir uygulamasından tamamen başka bir şeydir. Suyun üzerine düşen ışık demetlerinin müşahedesi gibi, ruhumuzun (şuurumuzun) üstüne düşen gerçek kırıntılarının müşahedesidir. Bu, “ilham”dır. İlham, düşüncelerimizi birden aydınlatır ve mütefekkürler onu; tutarlı, mantıkî, objektif hale getirir. Yahut getirmeye çalışır. Yani objektif müşahede ve objektif düşünce(mantıki düşünce) yüksek tefekkürün, ruhi müşahadenin materyali ve malzemesi olur. Ancak bu yol, son derece nadir insanın “gerçeği araştırma” (daha doğrusu “gerçeğe yaklaşma”) yoludur. Bu yüksek bir istidat ve özel bir eğitim gerektirir. Ve belirtmeye hacet yoktur ki, bu yol; hem kesin doğru yol değildir, hem de insan elinde değildir. Bu bilgi alanında, mütefekkir, aktif değildir; pasiftir. Şu halde ilham hem sübjektif bir metottur; hem de vardığı neticeler, en müspet olduğu anda bile, “muhtemelen doğru” hududunda kalır.

İlhama akraba olan ve onun en üst noktasını teşkil eden bilgi vasıtası ise, insan şuurunun “mutlak gerçeğin bilgisi” ile doğrudan doğruya temas kurmasıdır. Bu “vahiy”dir. En üst düzeyde “doğru”, “emin”, “güvenilir” bilgi vasıtası budur. Burada, ilhama daima karışma tehlikesi olan, hallisünasyon’lar yoktur. Hata ihtimali ortadan kaldırılmıştır. Belirtmeliyiz ki, bu bilgi yolunda sadece “mutlak gerçek”in mutlak, sınırsız, değişmez bilgisinin sahibi Allah’ın iradesi câridir. Kabulde tereddüt edilmez ki, bu vasıta, sırf insan gayretiyle kurulamaz. Ancak Allah’tır ki, hatadan salim, güvenilir, doğru ve emin bilgiyi verme yolunu açar. Muhatabını ruhen, bedenen hazırlar ve bu büyük yükü almaya hazır hale getirdikten sonra, takdir ettiği bilgiyi verir. Allah’ın bilgi vermeye hazırladığı muhaatpları ise, insan tefekkür ufkunun zirvesini teşkil eder. Bu zatlara “Peygamber” diyoruz. Vazifeleri ise, “mutlak”, “alemşümul” ve “zaruri”dir. Beşer bilgisini doğrultan, bütünleyen ve tamamlayan bilgilerdir. (Elbette bu bilgilerden bir kısmı, insan nev’inin o günkü seviyesine uygun, zaman ve mekan bakımından sınırlı bilgileri de ihtiva eder.) Bu bilgiler, dünya tarihinin başlangıcından bu yana, aynı ve değişmez hakikati ortaya koyuyor. Bu bilgiler arasında tenakuz görülemez.

Ayrıca ilave etmeliyiz ki, bu bilgi kaynağı kesin olarak kapanmıştır. İnsanoğlu, kâfi olgunluğa erişmiştir. Ve son peygamber vasıtasıyla bildirilen gerçekler, eğer o isterse, daima istifade edebileceği şekilde korunmuş bulunuyor.

İlmi Bilgiyi Nasıl Elde Edebiliriz?

Bunları belirttikten sonra, şimdi, ilmi bilgiyi nasıl elde edebileceğimizi pratik olarak ortaya koyalım:

İlmi bilginin iki temel vasıtası bulunuyor. Bu iki temel vasıta, duygularımız ve aklımızdır. İlmi bilginin iki pratik vasıtası, bunlardır.

Önce, duyularımızın bilgi vasıtası olarak kullanılışı üzerinde duralım. Duyu vasıtalarımız (görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma), bilgi edinme araçlarıdır. Biz, varlık hakkında, bu vasıtalar aracılığı ile bilgi sahibi olabiliyoruz. Bu vasıtaların kullanılma usulü olarak, iki metod geliştirilmiştir: “Gözlem” ve “deney”… Gözlem, varlığa ve belirtilerine dikkatle duyu vasıtalarımızı çevirmektir. Gözlem, bugün duyu vasıtalarımızı kuvvetlendiren vasıtaların yardımıyla yapılmaktadır. Gözlemin iyi sonuçlar verebilmesi için, gözleyicinin dikkatli, sabırlı ve tarafsız olması gerekir. Şüphesiz ki gözlem, bir hipotezin doğruluğunu aramak için yapılırsa faydalı olur. Ayrıca, gözlem vasıtasının obje ve suje üzerindeki tesirleri de hesaplanarak, hata payı ortaya konur. Ve tarafsız olmak için, bu şarttır.

Duyu vasıtalarına dayanan ikinci teknik, deneydir. Deney, araştırıcının tayin ettiği şartlara uygun olarak aynı olayın tekrar gözlenebilmesinden ibarettir. Sosyal ilimlerde ise deney metodu, tabii ilimlerdeki gibi uygulanamaz. Sosyal ilimlerin bünyesine uygun olarak farklı metodlar kullanılmaktadır.

Duyularımız vasıtasıyla gelen bilgiler, akıl yoluyla yorumlanır. Burada akıl, deneyden önce bir hipotez kurar. Bu hipotezin doğruluğu deney ve gözlem yoluyla tahkik eder. Sonra “prensip”, “aksiyom” ve “teori” gibi, deneylenen konu ile ilgili daha genel hakikatlere yaklaşmaya çalışır.

Burada zihin, “sentez” faaliyeti içindedir. Yani, önce parçaları, cüzleri gözlem ve deneyle inceliyor, sonra parçalar hakkında edindiği fikri, genel bir fikir haline getiriyor.

İnsan bilgisinin deneylerden, gözlemlerden çıkardığı genel formüller şunlardır:

Teori: Bir konuya ait deneylerin sonuçlarını toplayan ve düzenleyen sentezlerdir. Fizik’te “çekim, mekanizm, enerjetizm, elektron teorisi”; biyolojide “mekanizm, animizm, vitalizm, evrim teorileri” vb.

Kanunlar: Olaylar arasında değişmez münasebetlerin ifadesidir.
Ancak hemen belirtmeliyiz ki, hem tabiat ilimlerindeki hem de sosyal ilimler alanındaki teoriler ve kanunlar, daima ihtimali bir özellik taşır. Ne kanun, ne de teori mutlak, zaruri ve kesin değildir, ihtimalidir.

Aksiyomlar: Matematik ve mantık gibi akli ilimlerin (yani akla dayanan bilgi disiplinlerinin) başlangıcıdır. Bunlar mantıken zaruri ve apaçık kabul edilirler. Aksiyomlar, kavramlar arasındaki zaruri münasebetleri ortaya koyarlar. Bunlar, ancak mantıken açık ve kabule değerdirler. Yoksa gerçeğin ifadesi olarak, mutlak, değişmez ve genel değildirler.Yani mantıken zaruri, genel ve mutlaktırlar. Mesela “aynılık prensibi” böyledir. Mantığın ve matematiğin dayandığı temel, budur.

Postülatlar: İspata ihtiyaç duyulmaksızın kabul edilebilen, mantıken zaruri ve apaçık kabul edilen hükümlerdir. Bu postülatlar, birbirinden farklı olabilir. Ve bu farklı postülatlara dayanan, tamamen farklı fakat mantıki sistemler ortaya konabilir. Euklides, Laboçevsky ve Rienmann Geometrileri gibi.

Prensipler: Fiziki ilimlerde, bu bilgi disiplinlerinin kabul ettiği, dayandığı temellerdir. Deneylerden elde edilen sonuçlar, bu prensiplere dayandırılır. Mesela; mekanik’te “eylemsizlik prensibi”; hidrostatikte “Pascal ve Arşimet prensipleri”, “kütlenin sakınımı”, “enerjinin sakınımı” vb. prensipler. Ancak bu prensipler, deneylerin sonucu gibi gözükseler de, deney yolu ile ispatlanmaları mümkün değildir.

Bilgi ve Doktrin

Sonuç olarak; bu bölümde insan bilgisinin mahiyeti, kaynaklarımızın mahiyeti ve sınırı meselesini görmüş bulunuyoruz. Burada, ilimlerle doktrin arasındaki münasebetleri de belirtmeliyiz.

İlim, kendi araştırma alanındaki şeyler arasındaki zaruri münasebeti (oranı) bulmaya çalışır. Bu tarig, şu gerçeği ortaya koyar: her ilim, kendisi için bir araçtırma konusu seçer. Şu halde, konu itibarıyla sınırlıdır. Fakat insan, sınırlanmış konular hakkında edindiği bilgi ile yetinemez. Yani, insanın kainet içindeki yeri, öncesi ve sonrasına ait problemler, konusu sınırlanmış bilgi disiplinleri ile cevaplandırılamaz. Daha genel bir bilgi dalına ihtiyaç vardır. Bu bilgi cinsi “doktrin”dir. Bir doktrin, konuları birbirlerinden farklı ilimlerin neticelerinin toplamı olamaz. Fakat bu ilimlerin verilerine de aykırı olmamalıdır. Nasıl ki, bir bina, binayı teşkil eden taşları bilmekle yapılamazsa; insanın kainat içindeki yerini belirten bilgi de, ilimlerin verilerinin mekanik bir sıralanışı ile meydana gelemez. Bu bilgi, “ilimlerin prensiplerinin de prensibi” olan temellere dayanır. Bunlar olmadan, kainat içinde insanın yerini ve problemlerini çözmek mümkün olmaz. Şu halde, “ilimlerin ilmi” olan, genel bir bilgi dalına ihtiyaç vardır. Bu “doktrin”dir. Doğru ve gerçek bir doktrin olmadan, ilmi düşünce aydınlanamaz. Şu halde doktrin; insan bilgilerinin prensiplerinin prensibi, murakebecisi ve hedefi olan bir bilgidir.
Bunu aydınlatmak üzere, birbirinden farklı iki doktrin üzerinde duralım:
Doktrinleri iki meseleye bakış açıları yönünden ikiye ayırabiliriz: “Varlık ve bilgi teorileri” bakımından.

Varlık teorisi yönünden doktrinler, “inkarcı teoriler” ve “gerçekçi teoriler”; bilgi teorisi yönünden, ”hayalci teoriler” ve “ilmi teoriler” olarak ikiye ayrılır.

Örnekler:

Örnek olmak üzere, “Diyalektik maddeci doktrin”i ve “İslam Doktrini”ni alalım:
Dialektik maddeci doktrin, varlık teorisi yönünden, “maddecilik” ile ifade edilir. Ona göre kainat ve hayatın izahında tek sebep, maddedir. Bütün hadiseler, maddenin gölgesidir.

Bilgi teorisi yönünden ise, bütün hadiseleri aydınlatan metod “diyalektik mantık”tır. Bu haliyle dialektik maddecilik, mutlak bir rasyonalizmdir. Dialektik maddeciliği kabullenmiş bir adam, problemlerin çözümünde şu yolu takip eder: Önce problemi kesin olarak ortaya koyar. Sonra bu problemin dialektik maddeci anlayışı uygulamada otorite olarak kabul ettiği eserlerde çözülüp çözülmediğine bakar. Bu otoriteler Marx, Engels, Lenin, Stalin ve otoritesini tanıdığı komünist partilerdir.
Bir İslam araştırıcısı ve düşünürü ise, şöyle bir yol takip edecektir.

Bilindiği gibi İslami ilimlerde, ilim kaynakları şunlardır:
a. Kitap (Kur’an)
b. Sünnet
c. İcma
d. Kıyas
Bunlar “asıl kaynaklar”dır. (delillerdir)

“Fer’i deliller” ise; İstihsan, İstislah, İstishab, Asli Beraat, Sahabi Reyi ve Geçmiş Şeriatler’dir.

Müçtehit derecesindeki bir araştırıcı, karşılaşılan problemi bütün özellikleriyle kavrayıp, bu problemin nasıl çözüleceğini araştırır. Bu problemin çözümünü önce Kitap’ta; bulamazsa Sünnet’te; orada da bulamazsa İcma’da arar. İcma’da da yoksa, kendi Rey’i ile çözer. Buna “İctihad” denir. Araştırıcı (fâkih), “zanni”(ihtimalî) olan hükümleri (problemin çözülüş şeklini), hususi ve muayyen delillerden elde etmek için, olanca gücünü harcar ki, buna “içtihad” denir. Demek ki araştırıcı, karşılaştığı problemlerin hükmünü önce Kitap’ta arar. Bulursa bu hükme göre davranır. Bulamazsa (yani Kitap’ta yoksa) hükmü, Sünnet’te arar. Orada da bulamazsa, bu problem hakkında İcma’da olup olmadığına bakar. Yoksa; İçtihad eder, reyini kullanır. Bu rey(içtihad) ise, mutlaka “kıyas” gibi bir delile dayanmış olmalıdır.

Bu yol “mutlak müçtehid”in yoludur. Mutlak müçtehid, hüküm çıkarmada müstakil yol sahibi olan müçtehiddir.

“Mezhepte müçtehid” olan zat ise, tâbî olduğu mezhebin usulüne bağlı olduğu gibi, vardığı neticelere de (problemler hakkında varılan çözüm şekillerine) uyar. Sadece; çözülmemiş problemler varsa, onları mezhebin metodlarına göre çözümler.

Özetle ve ana hatlarıyla;
Bir Müslüman araştırıcının, beşeri problemlerin çözümünde takip ettiği yol, budur.

Yazının devamı için tıklayınız

Aykut Edibali

İLİM, KÜLTÜR VE SAN'ATTA GERÇEK
CİLT: 1
1 TEMMUZ 1975
SAYI: 1

Video - Amatör Çalışma (YMM)

Cuma, Haziran 19, 2009

video

Gelenekten Geleceğe “Yeniden Milli Mücadele” - 1

Salı, Haziran 09, 2009

BİR AKSİYON, BİR KADRO, BİR DEVLET
Gelenekten Geleceğe “Yeniden Milli Mücadele”


1960 Darbesi Sonrası Yeni Türkiye Portesi

Türkiye’de çok partili hayata dair anlatımlar; darbelerin, darağaçlarının, asker postallarının, “yine de şahlanıyor aman” sözlerinin, değişen anayasaların gölgesinde yapılmış ve son zamanlarda adından sıkça bahsedilen “birinci cumhuriyet-ikinci cumhuriyet” sınıflandırması ya da bir başka deyişle “Cumhurun halka barışması” ilkesinin temeli Demokrat Parti hükümeti (DP)ve “Merkez-Çevre” ilişkisine bağlanmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kadrolarının tek parti hükümetleri boyunca hem siyasi hem bürokratik kadroları temsil etmesi, devlet görevlilerinin halka yönelik baskısı ve parti tabanının bürokrat, orta sınıf kentli ve toprak ağalarına dayanmasından oluşan merkez-çevre arasındaki iletişim kopukluğu; halkın devlete küsmesine neden olmuştur. Türkçe ezan okunması, kuran öğretiminin yasaklanması, Ankara’nın eski kent merkezi olan Ulus’a şalvarlı vatandaşların sokulmak istenmemesi; şehirlerde halkın, dolayısıyla da dinin ve kültürün görünürlüğünü azaltmıştır. Çevrenin yani halkın merkeze yani bürokrasi ve siyasete küskünlüğünün nedeni ise CHP iktidarları boyunca uygulanmak istenen “Köylü köyünde kalsın” kampanyalarının yanı sıra inanç özgürlüğüne yönelik kısıtlamalardır. Çeşitli dönemlerde yaşanan gerilimlerin ardından 1945 yılında CHP köylüleri sistemin içine alamadığını fark etmiş ve dünyada yavaş yavaş etkisini hissettiren gıda krizinin meydana geldiği sıralarda toprak reformu tartışmalarını başlatmıştır. Beş yüz dönümün üstündeki arazilerin parçalanarak küçük köylülere dağıtılmak istenmesi toprak ağalarıyla CHP yöneticilerinin arasını bozmuş, başka bir deyişle merkez kendi içindeki ilk kırılmasını yaşamıştır.

"Devlet Ayağınıza Geldi"

II. Dünya Savaşını demokratik ülkelerin kazanmasının ardından doğu ve batı arasında bloklara ayrılmış yenidünya ilişkilerinde İsmet İnönü’nün batıya yönelmesinin de etkisiyle Türkiye’deki demokratikleşme süreci hızlanmıştır. Sonrasında NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) ve buna benzer topluluklara girmek için demokratik bir ülke olmanın gerekliliğine karar verilmiş ve 1945 yılında ikici bir partinin kurulmasına, yönetime aday olmasına izin verilmesiyle Türkiye’nin kaderi değişmiştir. Feroz Ahmad’ a göre çok partili hayata geçişin ardından CHP din politikalarını yeniden gözden geçirmeye başlamıştır; çünkü halka şu ya da bu şekilde yararı dokunan reformların birçoğu halkı siyasete ilgisiz hatta düşman haline getirmiştir. Siyasal popülaritenin artma umudu ve seçmeni etkileme çalışmalarıyla CHP dini konularda ‘ödün’ verme gereksinimi hissetmiştir (1995, s 440).

Celal Bayar’ın hayır işlerindeki hassasiyetinin bilinmesi, Adnan Menderes’in Aydınlı bir çiftçi olması ve Anadolu kültürüne hâkim olması, Fatin Rüştü Zorlu’ nun dini kimliğiyle tanınması ve DP yöneticilerinin köy köy, belde belde gezerek seçim çalışmaları boyunca halka “Devlet ayağınıza geldi” mesajının verilmesiyle; halk Demokrat Partiye dindar, muhafazakâr ve kendi sorunlarını Cumhur’a arz edecek bir arabulucu misyonu yüklemiştir. 1950 genel seçimlerinde %52,68 oranıyla iktidara gelen DP; köy ve şehir yollarını birbirine bağlayarak, tarımın makineleştirilmesine katkıda bulunarak, turizmi yeni ve alternatif bir sektör haline getirerek ve en önemlisi köyden kente göçü bir tehlike olarak algılamayarak hatta gecekondu yapımlarını yasaklamayarak, şehirlerde hemşeri derneklerinin kurulmasına müsaade ederek politik ve ekonomik olduğu kadar kültürel manada da Türkiye’deki denge taşlarını yerinden oynatmıştır.

Feroz Ahmad’a göre dini gruplar DP nin kuruluş gününü “Ateist partisinden kurtuluş günü” olarak kutlamış ve başlangıçta “dini” hassasiyetleri ön planda tutulmayan partiye kendilerini kurtaracak bir güç gözüyle bakmıştır.(1995, s37) Eric J. Zürcher’e göre ise, Menderes’in hayırsever çalışmalar yürütmesi, halkın içinden gelmiş halk adamı olması toplumdaki otoritesine katkıda bulunmuştur. Londranın Gatwick havaalanında meydana gelen kazadan mucizevî kurtuluşunun ardından muhafazakâr çevreler bu olayı ilahi boyuta taşımış ve Menderes’in süper insan olduğu inancı toplumun DP ye limitsiz bir kredi vermesine neden olmuştur (1993).

1950 yılından sonra ülkemizde olduğu kadar dünyada da yeni akımlar farklı oluşumlara neden olmuş, yükselen değerler değişmiş ve buna bağlı olarak kentlerin yapısı, şehir hayatı, kentin ve kentlilerin yeni kimlikleri, en çok da ortaya çıkan sosyal sınıflar arası kayma ve bunun sonucu olan yeni ve herkese yabancı olan kültürler her yerde etkisini göstermeye başlamıştır. DP hükümetleri boyunca kentlerdeki camii sayısının arttırılması, Cumhuriyet tarihinin o güne dek bakım yapmayı reddettiği türbelerin tamir edilmesi, diyanet işleri başkanlığının bütçesinin arttırılması ve en çok da köyden kente göç eden Anadolu halkının gittikleri şehirlerde daha iyi maddi imkânlara sahip olması; üniversitelere gitmesi ve siyaset saflarında görünmeye başlamasıyla Türkiye gündeminde konuşulmaya başladığı günden itibaren popülaritesini hiç düşürmeyecek olan “laik-anti laik” tartışmaları başlamıştır.

Bir Darbe, Bir İdam, Bir Rejim

Bu tartışmaların sonucunda 27 Mayıs sabahı “rejim elden gidiyor” şemsiyesine tutunanların darbe yapmasına ortam hazırlanmış, ilahiyat fakültesinin ilk başörtülü kız öğrencisi Hatice Babacan “bu baş bu bedenden ayrılmadıkça başımı açamazsınız” diyerek üniversitelerde ve sonrasında ülke geneline tam kırk yıl boyunca karşımıza çıkacak olan “kamusal alan” problematiğinin ilk vakası sayılmış, darbeden sonra milletin devlet için var olduğu gerçeği su yüzüne çıkmıştır. 27 Mayıs ihtilâlinin ardından halk; devlet ve millet arasında “oradakiler buradakiler” diyerek tavsiye edilmiş ve yine rejimin sürekliliği düşüncesiyle devletin milletten ayrılması; DPT nin kurulması, TRT nin bağımsız olması, üniversitelerin özerkleştirilmesi, hükümetlerin yetkileri ellerinden alınarak belediyecilik mantığıyla çalışmaya mahkûm edilmesi, genel ve yerel seçimlerin arasındaki teorik farkın pratikte yok edilmesi I. Cumhuriyet dönemini kapatıp, II. Cumhuriyetin başlangıcı sayılmış ve “Hayır diyelim, hayır olsun” felsefesiyle kabul edilmiş 1960 Anayasasıyla ‘atanmışların seçilmişleri denetlemesi’ resmen onaylanmıştır.

27 Mayıs ihtilali Demokrat Parti kadrolarını iktidardan düşürmek yapılmış, bir başka deyişle merkez sağın gücünü kırmak için harekete geçirilmiş olsa da; her darbe gibi o da üzerine yürüdüğü ve bir tehlike olarak gördüğü gücün aslında ‘halk’ olduğunu anlayacak ve darbe sonrası Türkiye’ye dalga dalga yayılan “İslami uyanış ve muhafazakâr milliyetçilik” karşısında sistemden men edilmek istenen sivil inisiyatifin güçlenmesine engel olamayacaktır.

Sağdaki Gençlik Hareketleri

Türkiye cumhuriyetinin ilk yıllarında pasif bir direniş içinde olup, sistemden “umudunu kesmiş” halk, altmışlı yıllarda sistemle arasında hayati kanallar kurmuş, başka bir deyişle sistemin içinde kendi kendine yol açmaya başlamıştı. O güne dek İslami hayat tarzı şeyhlerin, ulemaların, Osmanlı uzantısı medrese öğretisinin temsilcilerinin kontrolü altında tutulurken, bu bağlılık ve teslimiyet siyasi otoritede de kendisini göstermiş ve muhafazakâr çevrelerde halka ‘siyasi eğilimleri yönlendirilmiş birey’ rolü çizilmişti. Altmışlı yıllara gelindiğinde köylerden, kasabalardan büyük kentlere yapılmış göçün de etkisiyle kentler yeni ev sahipleriyle tanışmış ve tanışmanın ardından okullardan işyerlerine, sokaklardan evlerine Yeni Türkiye Modeli bizzat iç dinamikleri tarafından taşınmıştı.

Dönemin konjonktürüne uygun olarak kurumsallaşmış, doğru söylem ve propaganda faaliyetleri ile her geçen gün güçlenen sol; gerek kullandığı argümanlar, gerekse uyguladığı strateji bakımından “geleneksel” müslümanların zihnini karıştırmaya başlamıştı. Çareyi İslam’ın yeniden okunup araştırılmasında bulan muhafazakâr genç kesim; Mısır, Suriye, Pakistan ve Ürdün gibi ülkelerdeki İslami uyanış hareketlerini incelemiş, çeviri kitaplar ve sıfır noktasındaki okumalarla İslam-siyaset-kültür üçgeninde ufkunu genişletmişti. Hurafelerden ve bid’ atlardan arınmak isteyen, okuyan, araştıran ve ülke yönetimi hakkında artık ‘söyleyecek sözü olan’ sağın hızlı gençleri; kuran ve sünneti yeniden anlama, hicret, şahadet, İslam devleti, İslami mücadele, İslam ve siyaset gibi konularda okumalar ve tartışmalarla belki de sonunun nereye varacağının çok da farkında olmadıkları bir yola çıkmıştı.

İslami Uyanış

Gençler arasındaki bu değişim ve gelişimin ilk ürünü olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) muhafazakârlar arasında kurulan ilk legal gençlik teşkilatıydı. Bunun yansıra dönemin Yüksek İslam Enstitülerinde bazı “ağabeyler” liderliğinde küçük cemaatler kurulmuş; yazarlar, şairler, tarihçiler II. Cumhuriyetin İslam dokusunu geliştirmek isteyen gençlerine ihtiyaç duydukları kapıları aralamıştı. Hamza Türkmen’e göre bu gençler sayesinde “Asırlardır mezhepçiliği, tarikatçılığı, büyükleri kutsamayı ve şerhçiliği dinin aslı sayan, ‘ahir zaman’ beklentisi içindeki Anadolu insanının okuyan ve düşünen unsurları İslam’la yeniden kavuşma imkânına sarılıyordu. 1945–46 lı yıllardan beri genellikle dini yayınlar aracılığı ile elde edilen yarım yamalak doğrular, zihinlerde daha bir aydınlanıp tamamlanıyordu”. (1994, 39:1) Ancak bu uyanış belirli çevreleri ve en çok da rejimin muhafızlarını rahatsız etmeye başlamıştır. Türkiye de İslami çeviri kaynakların satır satır okunduğu bir dönemde, gençler arasındaki bilinçlenme başka bir deyişle milli uyanış doruk noktasına ulaşırken; muhafazakâr, devletçi, sağcı ve buna benzer kimliklerinden arınarak ortak noktalarda buluşan gençlerin fikirleri, toplantıları, tartışmaları egemen güçlerin hoşuna gitmemiştir. Sağda İslami bir uyanış başlarken; sol da hep ileriye yönelik adımlar atıyor; üniversitelerde örgütleniyor, forumlar, mitingler ve gösteriler boyunca hükümeti istifaya çağırır.

Milletim Uyan!

Altmışlı yılların sonuna doğru ülke gündemi yeniden karışmıştır. Ufukta görünen ikinci bir darbenin gün gelip de gerçekleşme ihtimali üzerinde çok durulmasa da solun üniversitelerde örgütlenmesi altmış anayasasını hazırlayan akademisyenlerin bile “Bu kadar özgürlük fazla” düşüncesiyle olaylara yaklaşması, gençlerin sol tarafından yeni bir mücadeleye davet edilmesi birkaç yıl sonra yaşanacakların birer habercisidir. O dönemde sağ ve sol arasındaki kamplaşma hızla büyürken ve ‘sol’ üniversiteli gençler arasında bir çözüm kapısı olarak algılanırken; sağdaki gençler MTTB çatısı altında toplanıyor; sola ve ülke sorunlarına karşı sivil inisiyatiflerini bu şekilde ortaya koyuyorlardır. Ancak altmışlı yılların sonuna doğru soldaki profesyonel kadroların karşısında MTTB pasif kalmış; Alparslan Türkeş’in parti kurmasıyla sağcı gençlere MTTB nin alternatifi olarak ülkü ocaklarına gitmeye başlamış ve böylece MTTB içindeki gençler yeni bir kapı arayışı içine girmişlerdir. Ve sonunda MTTB içinde belli bir noktaya gelen fakat sonrasında yeni arayışlar içinde kendini bulan bir grup genç Mücadele Birliği (MB) adıyla bir örgütlenme başlatmışlardır.

Kadroların Vazifeleri

Birliğin kuruluşunun 1964 yılına dayandığını söyleyen Aykut Edibali’ ye göre Mücadele Birliği İnsanların ülke sorunlarının çözümü konusunda fikri düşünceye, bilme dayanan bir hazırlığa sahip olmaları gerektiği inancıyla ortaya çıkmıştı. Amaçları ise projesi, dünya görüşü, amacı olan insan kadrosu yetiştirmek ve kadrolaşmaktır (İridağ, 2003, 424:1).

İlk olarak Afyonda bir “halk çalışmasında” birkaç arkadaşıyla bir araya gelme imkânı yakalayan birliğin kurucusu ve hareketin fikir babası olan Edibali Kadroların Vazifeleri adlı kitabında halk çalışmalarını ‘kültür birliği olarak tanımlamış ve en az üç en çok yedi kişi ile gerçekleştirilen bu çalışmalar hareketin çekirdek kadrosunun nasıl oluştuğuna’ ışık tutmuştur.

Mücadele birliği kuruluşunun ardından üniversitelerde ses getirmeye başlamış, Anadolu’nun her yerinden başarılı öğrencilerin tercih ettiği Ankara, İstanbul ve İzmir’de bulunan Yüksek Öğretmen Okullarındaki öğrenci derneklerine hâkim olmuş, üniversiteli her gencin mutlaka bir yanının solcu olduğu tezini çürüterek muhafazakâr gençler arasında büyük bir itibar sahibi olmuştur. Öğrencilik yıllarında mücadele birliği çatısı altında bulunan Hüseyin Gülerce’ ye göre namaz kılan, oruç tutan birçok öğrencinin ilgilenen olmadığı için solcu olduğu bir süreçte Dev-Genç Yüksek öğretmen okullarını üs olarak seçmiştir ve mücadele birliği, ülkü ocakları ve MTTB den farklı olarak bu okullarda itibarı yüksek bir kuruluş olmuştur. Birliğin en güçlü olduğu yer ise İstanbul’dur (İridağ, 2003, 424:2).

Anti-Komünizm

Gülerce’ nin de ifade ettiği gibi Mücadele Birliği İslami hassasiyetleri olan gençler tarafından kurulmuştur. Fikri, siyasi ve aksiyoner olarak İslam’ı anlamayı ve anlatmayı bir görev haline getirmiş çekirdek kadro; II. Dünya savaşının ardından bloklara ayrılmış yenidünyada, tarafını batıdan yana kullanan Türkiye’ ye Sovyetlerden yani doğudan gelecek kominizim tehlikesine karşı ülkesini için endişe duyarken batılı devletlerce desteklenen mason locası faaliyetlerine, İslam’ı yozlaştırmayı ilke edinmiş organizasyonlara da karşı çıkmaktadır. Necmettin Erişen, Mücadele Birliğinin kuruluş aşamasını uzun müddet Kuran-ı Kerim üzerinde yapılmış çalışmalar, ayet tasnifleri ve hadis çalışmalarının ardından dönem içinde yoğun bir bilgi birikime ulaştıktan sonra etraflarına etki edecek canlı bir bakışa sahip olduktan sonra teşkilatlanma şeklinde özetlemektedir. (1994, 39:1)

Türk ve İslam dünyasındaki başarılı ya da başarısız tüm çalışmalar önceden gözden geçirildikten sonra Mücadele Birliği 1967 yılında kurulmuştur. Mücadele birliğinin çekirdek kadrosu olan gençler o dönemde çeşitli vasıtalarla birbirleriyle tanışmış; Afyon’da, Konya’da ve diğer illerde yapılan küçük faaliyetler yeni kurulan teşkilatın içinde bir araya gelerek, bir kimlik ve ruh kazanmıştır. Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun, Mevlut Baltacı, İrfan Küçükköy, Kemal Yaman, Necmettin Erişen gibi isimler artık bir araya gelmiş ve ülke tarihinden hiç silinmeyecek bir uyanışın hikâyesi ufukta görünen darbeden ve yaşanacak günlerden habersiz olarak yavaş yavaş büyümeye, büyürken gelişeceği ve değişeceği zamanlara kendisini hazırlamaktadır.

Sağda ve solda faaliyet gösteren diğer birliklerin aksine hiçbir siyasi görüşün temsilcisi, alt grubu, isim değiştirmiş destekçisi olmayan mücadele birliğinin kuruluş amacı ülkeye hizmet edecek insan kadrosu yetiştirmektir. Aykut Edibali’ye göre Türkiye’de yapılan ihtilalerin başarısızlığının en önemli nedeni yetişmiş insan kadrosunun yetersizliğidir (İridağ, 2003, 424:2).Hareketin iç meselelerinden dolayı dönem dönem yaşadığı kriz anlarında bile karo yetiştirmeyi devam ettirmesi, mücadele birliğinin amacına ulaştığının en büyük göstergesidir. Kuruluş aşamasından itibaren hareketin içinde bulunan Yavuz Aslan Argun “Biz elhamdülillah Türktük ama Türkçülük tarzı bir harekete o günlerde itibar etmedik. İçimizde Türk gök kubbesinin alt gruplarından insanlar var, onlara ziya Gökalp tarzı Türkçülükle yaklaşmak doğru değildi. Necmeddin Erbakan hareketini ciddi olarak hiç tasvip etmedik. TC devletinin kuruluşu ile Erbakan hareketinin İslami modeli arasında mutlaka bir çatışma olacağını, ileride devletin iktidarına sahip olsalar bile bu konuda ihtilaflı bir durumun ortaya çıkağını ve Türkiye’nin zarar göreceğini düşünürdük. Bunu hissetmiştik”(İridağ, 2003, 424:2).

Mücadele Birliği faaliyet gösterdiği dönem içindeki en iyi kurumsallaşmış legal birliktir. Yine Yavuz Aslan Argun’a göre bu birlik sağdaki ilk kadrolaşma hareketidir ve ülkücü hareket de ‘kadroların vazifeleri’ kitabından esinlenerek oluşturulmuştu (İridağ, 2003, 424:2). Kadroların vazifeleri kitabının yazarı Edibali’ye göre mücadeleci bir gencin neyi nasıl yapması gerektiği anlatılırken, mücadelecilerin 24 saatlerinin düzenlenmesi amaçlanmıştı. Ve Türkiye’de herhangi bir mücadeleciyle tanışırsanız, bütün bir Mücadele Birliğini tanımış olursunuz sözü de kadroların vazifelerinden hareketle geçerlilik kazanmıştı.

Milli Ordu, Milli Devlet, Milli Ekonomi

Mücadele birliğini zirveye taşıyan ve mücadelecilerin tarih nezdinde Yeniden Milli Mücadeleciler olarak anılmasına sebep olan Yeniden Milli Mücadele (YMM) mecmuası 3 Şubat 1970 tarihinde öğrenci harçlıkları ve eşlerin bozdurulmuş bileziklerinden elde edilen gelirle çıkmaya başlamıştır. Toplam on altı sayfa olan dergi büyük boy olarak hazırlanmıştır ve ön-arka kapak sayfaları resimli ve renkli olarak basılmıştır. Tirajı 12.000–20.000 arasında olan derginin dağıtımı yine kadro elemanları tarafından yapılmakta; sloganlar ve vurgulu cümlelerle, büyük bir gösteriyle satışı yapılan dergi her geçen gün dikkatleri daha da çok üstüne çekmeyi başarmıştır. Sonrasında da bütün işi yalnızca dergi çıkarmak olan bir yazar kadrosunun emeğiyle en çok okunan haftalık siyasi dergi haline gelmiştir. YMM dergisinin yayın politikalarını belirleyen ve YMM hareketi kadrolarının eğitiminde esas aldığı çalışmalardan üçü, derginin ilk yayın yılında ön ve arka kapak iç sayfalarında yayınlanmıştır. Bunlardan biri hareketin doktrini (akaidini), dile getiren ilmi sağ, bir diğeri hareketin fikri ve siyasi kimliğini vurgulayan inkılap ilmi ve üçüncüsü de hareketin method ve stratejisine açıklık getiren yeniden milli mücadelenin stratejisi başlıklı yazılardır (Türkmen, 1994, 39:3).

Yeniden Milli Mücadele Dergisi

YMM dergisinin ilk sayısının başyazısında da “Neden çıkıyoruz?” sorusunun cevabı açıklanmıştır. “Milli ekonomimiz Beynelmilel Yahudiliğin tezgâhladığı kapitalist sistem vasıtasıyla tahrip edilmektedir. Ekonomimiz istihlak ekonomisi haline gelmiştir. Milli gelirin %50 sinin yurt dışına kaçtığı, gayri milli sermayenin ekonomideki düzeni alt üst ettiğini vurgulayan mücadeleciler siyasette olduğu kadar ekonomide de kapitalizm karşısında milli bir tutum içindeydiler. Ekonomiyi “kapitalizm ve kominizim bloklarını da, İran ve Bizans devletlerinin akıbetlerinden kurtaracak hiçbir imkân yoktur zira insan yapısının kanunu istisna tanımaz. Nasıl eski sol rejimleri, maddi üstünlük kurtaramadı ise, bu günün sollarını da üstünlük kurtaramayacaktır” (YMM, ilmi sağ, 1970, 21:1).

Yine YMM dergisinde bütün bunalımların çözüm yolunun Kuran-ı kerimi yeniden okumaktan geçtiğinin üzerinde duruluyor ve “Hayatın bütün hadiselerini tek bir kitap çözecektir bu da kurandır. Kuran; her türlü tahrif ve sapmadan korunmuş, beşeriyetin daimi kurtuluş kitabı” olduğu söylenmektedir (YMM, ilmi sağ, 1970, 15:1).

Yalnız sola karşı bir anti tez değil dünyadaki sağ ve sol kavramlarını yeniden düşündürmeye teşvik eden ve sistem içindeki memnuniyetsizlikleri anlatmak isteyen YMM dergisinin başyazısında “Sağ ve sol ayrımını, sosyal sistemlerin farklılığına değil; insan kâinat, hayat telakkisi ve düşünce metoduna bakarak ayrım yapmak gerekir. Bu sebeple komünist çevrelerin ısrarına rağmen belirtmek icap eder ki, ne içinde yaşadığımız kapitalist sistem sağdır, ne de liberalizm”(YMM, 1970, 16:1)

Üniversitelerdeki olayların arttığı bir dönem olan 4 Nisan 1970 tarihinde Konya’da düzenlenen Milli mücadele birliği mitinginde “Yaşasın Milli ordu” “Yaşasın Milli Devlet” sloganlarıyla pek çok kesimin orduyu karşına aldığı bir dönemde muhafazakâr çevrelerde ordu konunda farklı açılımlar kazandırmıştır.

12 Mart 1971 muhtırasının ardından, istifaya zorlanmış bir hükümet ve üç üniversiteli solcu gencin idam edilmesi sürecinde devam eden sıkıyönetim kararları nedeniyle her siyasal oluşum gibi Mücadele Birliği de darbeden payına düşeni almış ve kapatılmıştır. Kapatılmanın ardından altın çağını geride bırakan Mücadele Birliğinde kadro değişiklikleri yaşansa da geriye kalanlar yollarına devam etmişler; artık legal bir kimliği olmayan birliğin yalnız siyasal açılımlarla sınırlı kalmayarak, sosyokültürel anlamda da faaliyet göstermesine karar vermişlerdir.

Komünist İhtilallere Karşı Tedbirler

Feroz Ahmad “Türk ordusunu ulusal mücadeleye hayati bir katkıda bulundu; ancak zaferden sonra kurulması gerek rejimin türü hakkında bir mutabakat yoktu” sözleriyle tanımlar Türkiye’de ordu- siyaset arasındaki gerilimin başlangıcını (1995, s17). Cumhuriyet kurulduktan sonra modernleşmenin halk ayağıyla değil de ordu ve siyaset aracılığıyla yapılmış olması, ordu ve devlet arasındaki bağlılığı arttırmış, başka bir deyişle her yanı “bu vatanı biz kurtardık, sahibi biziz” düşüncesi sarmıştır. Modernleşmenin ordu ayağıyla gerçekleşmesi, askerin sosyal açıdan hem devleti temsil edip ve onun kaynaklarını kullanıp; aynı zamanda “bunu asker yaptı” imasının dönem dönem vurgulanması çok partili hayata geçişin ardından yapılacak ihtilalerin daha o günden habercisidir aslında. Çünkü William Hale’ in bahsettiği gibi gelişmekte olan Türkiye’de “Acemi bir asker orduya toy bir genç olarak girer, dinç bir asker olarak çıkar. Orduda kendisine okuma-yazma öğretilir; spor ve sağlık hizmetlerinden yararlanır ve yurt sevgisi artar” (1996, s440).

“Ordu millet el ele” sloganıyla yola çıkan mücadeleciler 12 Mart muhtırasının ardından birliklerinin kapatılmasına rağmen, hiçbir zaman için ordu’ya karşı tavır almamış ve asker onların karşısında durduğu zamanlarda bile “milli ekonomi-milli kültür-milli devlet” sentezinde fikirlerini ifade etmişlerdir. 12 Mart 1970 muhtırasının ardından ülkeyi saran komünizim gelecek mi korkusunun paralelinde yani ordunun halkla barışın yolunu aradığı bir dönemde Mücadele Birliği kapatılmış olduğu halde, 1972 yılında Konya’da düzenledikleri “Milli Karar” mitinginde “Komünistler kahrolsun”, “Ordu Millet El ele” sloganı atmış ve komünizmle mücadele konusunda devlet dolayısıyla da askeri desteklemişlerdir. Bu sırada yayın hayatına devam eden YMM dergisinde de bazı değişikler görülmektedir. Dönemin konjonktürüne uygun olarak daha önce “Aziz Millet, Millet Evladı” söylemleri yerini “Aziz Türk Milletine” devretmiş, derginin başyazarı Aykut Edibali’nin “Komünist İhtilalere Karşı Tedbirler” yazı dizisi kitaplaştırılmıştır. Cunta döneminden ve devlet güvenlik mahkemelerinden bahsedilen kitap yayınlandığı yıllarda, komünist baskı karşısında kalan halk ve elbette ordu bu kitabı incelemiştir. (Haksöz, 1994, 39:4)

Ümmügülsüm TAT

Araştırmanın ikinci bölümü için tıklayınız

Gelenekten Geleceğe “Yeniden Milli Mücadele” - 2

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Araştırmanın ilk bölümü için tıklayınız.

BİR AKSİYON, BİR KADRO, BİR DEVLET
Gelenekten Geleceğe “Yeniden Milli Mücadele” - 2


Sağda Kültür ve Sanat

Artık 1973 senesine geldiğinde YMM ekibi tarafından çıkartılan üç aylık araştırma-inceleme dergisi olan Gerçek, büyük Türk milliyetçiliğinden bahseden, seksen darbesine zemin hazırlayan Türk-İslam sentezi üzerine doktrinler süren bir çizgide ilerlemiş, Cemil Meriç gibi güçlü kalemlerle muhafazakârlar arasında entelektüel birikimin oluşmasına katkıda bulunulmuştur. “Haçlı bilinç altısı”, “Kemal Tahir romanları ve Eşkıya”, “Muallim Naci” başlıklarıyla okuyucuya ilim-kültür ve sanatta sağduyu kazandırmayı amaçlayan Gerçek dergisi, 1980 darbesinin öncesinde silahların peşi sıra koşan gençleri ilim ve sanata çağırmış, mücadelenin fikir ve bilimle olacağını anlatmaya çalışmıştır (Gerçek 1973–79, 1–12). Yine o dönemde yayın hayatına başlayan aylık edebiyat dergisi Pınar ile dönemin genç kalemleri olan Ahmet Efe, Mustafa Ruhi Şirin, Mehmet Akif Ak gibi isimlere edebiyat kapısı aralanmış ve sağdaki edebiyat-kültür eksenindeki boşluk büyük ölçüde doldurulmuştur. “Neden Batı?”, “M. Akif’in sanatı”, “Aydın problemleri” gibi dosya konularıyla yayın hayatına devam eden Pınar dergisi gençleri hem belirli bir kültür seviyesine getirmeyi amaçlamış, hem de ‘eli kalem tutan’ bir nesil için ilk adımı atmıştır (1973–77, 1-70).

DP-AP Arasında Mücadeleciler

Yazıların, inancın, hayat görüşünün ve ortak bir davanın adamı olan bu gençler arasında başlangıçta bir önder, bilge lider yoktur. Eş başkanlık sistemi ile yürütülen işler uzun dönem sonra Edibali’ nin lider olasıyla farkı bir ivme kazanmıştır.

1975 e gelindiğinde Milli Birlik komitesinin görevini tamamlaşmış ve darbe sonrasında herkesin siyasette yeni bir sayfa açtığı dönemde hareketin siyasallaşması kararı alınmıştır. Fakat 12 Mart muhtırasının ardından AP nin yükselişe geçtiği bir anda siyasette taraflarını merkez sağ’dan seçmek yerine Fevzi Çakmak’ın daha önce genel başkanlığını yaptığı Millet Partisi (MP)’ni tercih etmeleri mücadele kadroları içinde, muhtıra sonrası sessiz sedasız gelen kırılmanın ardından; çelişkileri, soruları ve sorgulamaları beraberinde getirmiştir. Yavuz Argun ve arkadaşları Millet Partisi konusunda doğru bir karar verilip verilmediğini sorgulamaya başlarlar. Argun’a göre Türkiye’de sağ ve sol arasındaki çatışmalar yükselirken askeri müdahalenin ülke için gerekli olduğunu düşündükleri bir zamandır 12 Mart dönemi. Çünkü bu kavgayı ayırma konumunda olanlar, ayırma anında yeni, bir siyasi oluşuma neden olacaktır. Mücadeleciler de merkez sağ partileriyle birleşerek siyasete devam etmeliydiler”(İridağ, 2003, 424:2).

1972’den 2008’e DGM Değişen DGM Algısı

Milet partisinde hareketin siyasallaşma operasyonu başarısız olunca, mücadeleciler Adalet Partisi ile dirsek temasında bulunur ve bu partinin gençlik kollarını teşkilatlandırmaya başlamış ve1976’da Adalet Partisi adına bir miting düzenlemişlerdir. 4 Ekim 1976 günü Konya’daki “Tarihi Karar Mitingi”nde DGM lerin “Devlet güvenliği ve hukuku olduğunu, işçilere değil vatan hainleri, komünist ve millet düşmanlarına karşı olduğunu” savunan mücadeleciler, o günlerde 12 Mart darbesini yapan askerin gün gelip de 28 Şubat post-modern darbesini yapacağını akıllarının ucundan bile geçirmemiş ve DGM lerde önce komünistlerin yıllar sonra da başörtülülerin yargılanacağını hiç düşünmeden dönemin hızlı atmosferi içinde, ordu-halk anlaşmasının gereğince “DGM ye karşı çıkandan millet hesap soracak” demişlerdir.

12 Eylül muhtırasından önce ülkücü ve solcu gençler arasında sokak kavgaları büyürken, her akşam onlarca ölüm, yaralanma haberi evlere ateş düşürürken ve herkes “askeri müdahalenin” şart olduğuna inanırken, mücadeleci gençler silahlı eylemde bulunmamaları, fakültelere baskın yapmak yerine üniversitelerin duvar gazetelerine, yayınlarına hâkim olmakla yeniden dikkatleri üzerlerine çekmeye başlamışlardır.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 arasında geçen süreç içerisinde Aykut Edibali arkadaşlarının, gençler arası kutuplaşmanın en yoğun olduğu dönemde bile silaha sarılmamasının, sokak kavgalarında davalarının geleceği için taraf aktif olmama nedenlerini “ben hiç birinin burnunu kanatmadım, çocuğum gibi üzerlerine titredim, satmadım, ne kan sattım, ne sattırdım. Türkiye’de benden başka bunu hiçbir lider diyemez” sözleriyle özetliyor (İridağ, 2003, 424:2).Mücadeleci kadrolar arkadaşlarını her zaman için sokak kavgalarından sakınmışlar ve yeniden milli mücadelenin ancak ve ancak fikri olacağına inanmış, çevrelerindekileri inandırmaya çalışmışlardır. Çekirdek kadronun hemen hemen hepsi yazan, okuyan, araştırmalar yapan gençler oldukları için anlatılanların etkisi sokakta değil, kitap ve dergi sayfalarında aranmaktadır.

12 Eylül 1980

12 Eylül sonrasında safların değiştiği, yeni bir darbenin ve Mamak Ceza Evi’nde gelecek dönemin siyasi aktörlerine rollerin dağıtıldığı teorilerinin ardından, yine bir darbenin verilmiş muhtıraların, sokağa çıkma yasaklarının ardından asker kışlasına çekilir. Partiler toparlanmaya, yeni siyasi oluşumlar hazırlık yapmaya başlar. Altmışların yetmişlere, yetmişlerin seksenlere benzemediği; sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan Menderesten bu yana “modernleşmenin kim öncülüğünde yapılacağı” tartışmasına son noktayı koyacak 28 Şubattan ve doksanlarda yaşanacaklardan herkesin habersiz olduğu bir dönemde, Edibali ve arkadaşları ıslahatçı demokrasi partisini kurarlar.

12 Mart ve 12 Eylül muhtıralarıyla kan kaybeden teşkilat, Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ile yeni bir oluşumun heyecanını yaşamaya başlar. Edibali ve onunla yola devam eden arkadaşları partinin ilk genel kongresinde farklı söylemleri ve hızlı çıkışlarıma medya ve kamuoyunun ilgi odağı olmayı başarırlar. Başı açık ve örtülü hanımların tribünlerde yan yana poz vermesi “Afro saçlı ile sıkma başlı” şeklinde yorumlanacak, küçük partinin büyük kongresi uzun süre konuşulacaktır. “zafer hakkın ve hakka inananlarındır” sloganıyla siyasal mücadelecilik pozları veren parti, genel başkan Edibali’nin “İhtilalci değil İnkılâpçıyız” açıklamalarıyla kimliğini ve duruşunu halka arz etmeye başlamıştır (1990, s12). Muhafazakâr ve milliyetçi değerlere sahip IDP ekonomide, toplum yapısında, manevi ve kültürel hayatta ilim ve akıl rehberliğinde, Türk inkılâbından da hareket ederek dünya kültürü ve dünya bilimlerini yorumlamayı vaat etmiştir.

Kutsal İttifak

1991 seçimlerinde RP-MHP-IDP arasında gerçekleştirilen ittifakla 3 milletvekilini meclise sokan parti içersinde bu oluşum “Milletin İttifakı” olarak değerlendirilmiş ve 1950 deki beyaz devrim, 1978 deki Kıbrıs Barış Harekâtı gibi bunun da ülke tarihinde iyi ve güzele giden yollardan birisinin kapısını açacağına inanılmıştır. Siyasal yaşamları boyunca seçim barajının özgürlükleri kısıtladığını savunan dönemin Kayseri milletvekili Edibali, bu ittifak sayesinde hem milletin meclisine girme olanağı bulmuş hem de mücadelecilikten bu yana savundukları yetkin kadro, ilim önderliği, milli menfaat, demokratlaşma ve hukuk devleti olma felsefesinin bir ürününü ortaya koymak istediklerini dile getirmiştir (1991, s6) Biri İslamcı biri milliyetçi biri devletçi muhafazakâr olan üç partinin 1991 yılında attığı bu büyük adımla modernleşmenin halk ayağında ilerleme ve gelişmenin yolu açılmıştır. Siyasal duruşu ve çalışmaları nedeniyle ittifakın arabulucusu sıfatını kazanan Edibali, ittifak süresinde kimlikler siyaseti açısından IDP-RP-MHP arasında çok büyük farklılıklar görmediğini her defasında vurgulayarak, milliyetçi, İslamcı, devletçi tanımlarının sınırlandırmasından kurtulup, ileride AKP hükümetleri boyunca üzerinde sık sık durulacak ‘toplumun muhafazakâr kimliği’ içersinde diğer renklerin kabullenilmesi sağlanmıştır. “Biz öyle bir entegrasyon, bir birlik meydana getirmeliyiz ki; tüm farklılıklar, tüm tonlar yeşerebilmeli. Bu üç partinin dışındaki tonlar da görülebilmeli, yeni bir barışa kardeşliğe kucak açmalılar” diyen Edibali 90 larda dünyada esen “yeni kimliklere saygı duyma”, “fıtri farklılıklar” düşüncelerinden türkiyenin de olumlu etkilenmesi taraftarı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. (Bayrak dergisi, 1991, 37:1)

Seçimlerden sonra düzenlenen basın toplantısında Erbakan’ nın “Seçimler bittiğine göre ittifak dağılacak mı” sorusuna “İttifak tutmuştur, güçlenerek ve genişleyerek devam edecektir” cevabı tarafların ve toplumun bu ittifakta millet menfaati için masaya oturduğunu ve sonuçtan da memnun olunduğunun bir göstergesidir. Daha sonra Alparslan Türkeş ve Aykut Edibali tarafından imzalanan ve “ittifakın kurumsallaşması, gelişmesi milli ve manevi değerlere bağlılığı, türkiyenin manevi ve bilimsel potansiyelini harekete geçirecek; usul, zamanlama ve planlama açısından koşulların yeniden gözden geçirilmesini yeni bir protokole ihtiyaç duyduklarını” anlatan metin Erbakan tarafından haftalarca imzalanmamış, “bize katılın, tek bir parti olalım” söylemlerinin karşılıklı sıkıntılara neden olduğu gerekçesiyle protokol sona erdirilmiştir (Bayrak dergisi, 1991, 40:1). Kısa sürmesine rağmen Türkiye siyaseti için bir umut niteliği taşıyan bu protokol %7 lik seçim barajına bir manifesto niteliğinde hem de farklı görüşlerin milletin bekası için aynı çatı altında toplanabilirliği mesajı vermesi açısından önemlidir.

Millet Partisi

2 Kasım 1992 de IDP nin 2. büyük kongresinde birlik barış partisi, bayrak partisi ve millet partisi IDP ye katılır ve bu üç partinin potasında eriyip, siyasal bir bütünlük kazanacağı yeni partinin adı artık Millet partisidir.

Seçim Kanunu

Seçim barajı bu güne dek ülkemizde pek çok partinin en büyük sıkıntısı olmuştur ki kurulduğu günden bu yana baraj engeline takılıp da mecliste kendisini temsil etme hakkı bulunmayan millet partisi de buna dâhildir. Türkiye’de 1948 yılında liste usulü çoğunluk sistemi yasalaşmışken 1950 de DP nin tek başına iktidar olmasının ardından 1960 ta d’Hondt sistemi uygulanmış ve seçime giren dört partinin tamamı da meclise girmiştir. 1965 yılında milli bakiye sistemi uygulanmış ve seçime giren tüm partiler aldıkları oy oranına denk gelen sayıca meclise milletvekili göndermiştir. 1968 yılında Demirel hükümeti küçük partileri ortadan kaldırmak için 1036 sayılı kanunla çevre barajlı d’Hondt sistemini getirmek istemiş; ancak anayasa mahkemesi bu kanunun baraja ilişkin hükümlerini iptal etmiştir. 1969,73 ve 77 seçimlerindeki istikrarsızlığın nedeni de yine d’Hondt sistemidir. 12 Eylül sonrasında kanunlaştırılın bu sisteme 87 ve 91 yıllarında sisteme ilave olarak kontenjan usulü uygulanmıştır. Anayasanın 67. maddesi “seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” dese de millet partisi ve diğer küçük partilerin parlamentoda bulunmak için seçim kanunda değişiklik istemelerine rağmen DYP, ANAP, DSP-MHP hükümetleri boyunca muhalefetin bu isteğini dikkate almayan partiler 2 Kasım 2002, 22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından kendilerinin de iktidar dışında kalmasıyla bir sorun olarak algılanmaya başlamıştır. (Akgül, 2006, 347–349)

1960’tan 2008’e Merkez Sağın Dönüşümü

2002 de %34,29 gibi bir oranla tek başına iktidar olan AKP hükümetine ise 2007 seçimlerine kadar “gömleğini değiştiren milli görüşçü” gözüyle bakılmıştır. Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ün gösterilmesinden, çağlayan ve Tandoğan mitinglerine sonra 22 Temmuz seçimlerine kadar resmi ideolojiler yangınının yaşandığı Türkiye’de 2007 de sivil anayasa taslakları, özgürlük ve barış açılımları; 367 çoğunluğu, kamusal alan sınırlandırması gibi çalışmalarıyla yıllardır süregelen ve atanmışların seçilmişleri denetlediği Türkiye de bu konuların birer çıkmaz olarak karşımızdan kaldırmak istenmesi nedeniyle liberallerin, aydınların ve elitlerin desteğini almıştır. Fakat başsavcının dava açması, üniversitelerde türbana özgürlük getiren yasanın reddi, küresel kriz tartışmalarının farklı boyutlara taşınmasıyla AKP hükümetini yalnızlaştırmıştır.

Şimdilerde daha çok merkez sağ partililerinde görülen ve ‘vitrin’ hazırlama telaşıyla ideolojilerin yok sayılıp yalnız ve yalnız hizmet mantığıyla, diğer partilerde yetişmiş kadrolarla siyaset yapıldığı ve kriz anlarında ‘tek başına iktidarda olan bir hükümetin’ faydası olduğu kadar zararlarının sık sık önümüze çıktığı 2008’in Türkiye portresinde; seçim kanunlarının yeniden düzenlendiği, tek bir partide farklı kimliklerin aksiyonerlerini toplamak yerine herkesin ‘kendi evinden ve kendi renginden’ siyasete dâhil olabileceği yeni bir siyasal ortam ancak içinde bulunduğumuz sorunların çözümüne yardımcı olabilir. Başarıyla yürütülen koalisyon hükümetlerinde “Medya akreditasyonları, mahalle baskıları, siyasetin magazinleştirilmesi” gibi suni gündemlerden kurtulan Türkiye daha önemli sorunlara değinecek ve yeni açılımlarda bulunabilecektir. 1980 sonrasında çeşitli girişimlerle ‘siyaseti bilinçten men edilen’ gençler farklı kimlikleriyle, yeni oluşumlarda bulunup; olayları daha geniş bir çerçeveden izlemeyi başarabilirlerse bu ülke biraz nefes alacaktır.

Kadroların Bitmeyen(!) Vazifesi

2008 Türkiye’sinde Mücadele Birliği gibi gençlere inkılâpçı tavır ve teşkilatçılığı aşılayacak alternatif kapılar aralanmalı, kadrolar yetiştirilmeli halkına güvenen bir devlet politikasının içinde; toprağının bahtına nazar boncuğu takmasını bilen insanların sistemin içinde hayat bulmasına, kendisini huzurlu ve güvende hissetmesine müsaade edilmelidir.





KAYNAKÇA:
.Ahmad Faroz, (1995), Modern Türkiyenin Oluşumu, Sarmal Yayınları, İstanbul
.Basında IDP (1990), Otağ yayınları, İstanbul
.Edibali Aykut, (1991), Bayrak dergisi, “IDP’ nin Sağda Birlik Modeli” Bayrak Yayınları, İstanbul
.Edibali Aykut (1970), Kadroların Vazifeleri, Otağ Yayınları, İstanbul
.Gerçek Dergisi (1973–77), Otağ yayınları, 1–12, İstanbul
.Hale, William. (1996), Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Hil yayınları, İstanbul
.İridağ Osman (2003) Aksiyon Dergisi, “Sokakta Ülkücüler, Koridorda Mücadeleciler”, Feza yayınları, 424, İstanbul
.Akgül, Mehmet Ali (2006), Nasıl Bir Seçim Sistemi: Siyasi Parti Görüşleri, www.auhf.ankara.edu.tr
.Pınar Dergisi (1973–77), Otağ Yayınları, 1–70, İstanbul
.Türkmen Hamza (1994), Haksöz Dergisi, “Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır- 1”, 39, İstanbul
.Türkmen Hamza (1994), Haksöz Dergisi, “Yeniden Milli Mücadele- 1”, 39, İstanbul
.Yeniden Milli Mücadele Mecmuası ,(1970–79), Otağ Yayınları, İstanbul
.Zürcher, Erik Jan. (2008) Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul

Ümmügülsüm TAT

Bir Davet Anadolu'mdan - Kardeş Notları

Pazar, Haziran 07, 2009

Gönderen: Yaşar Tekeli

Bir Davet Anadolu'mdan

Bir hengâme daha bitti, âlâ-yı valâ ile
Yorgan gitti ya birilerine, bir yerlere
Kuzu postuna büründü sırtlanlar
Kavga kalmış seçim meydanlarında
Şimdi gülüm kuzum zamanı.
Koltuk ışıl ışıl taht gibi mübarek
Ah bir zıplatsalar oraya…
Görürler dini imanı(!)
Geç bunu yiğidim geç!
Senin kavgan yeni başlıyor
Varlık ve beka vadisinde
Şimdi silkime vakti
Şimdi diriliş
Hele bir davransın Edibali
Hele bir alsın demir çarığı,
Demir asayı ele
Başlasın bir kez daha
YENİDEN MİLLİ MÜCADELE!

Anadolu’m aç, gerçeğin sesine
Düşmüş, ne bilsin bir zalim pençesine
Çarpmakta sağa sola başını.
Unutturduk o kutlu sesi
Yirmi yıl öncesinden gelmişti ya hani?

Şimdi gün o gündür, sıra bizde
Ama önce Edibali’m, en önümüzde
Sıra sıra, saf saf dostlar
Eski yeni gönül erleri…
Hepsi heyecanla yeni bir davet bekler.
Dursun artık anlamsız didişmeler,
Dursun şeytanın nefsle ittifakı!
Öyle de ölüm var madem böyle de
Şimdi kurmalı köprüleri bir bir
Önce eski canlara, cananlara
Çağrı yapılsa yeridir.

Bırak kapışsın birileri Ankara’da
Köhne düzenin son mirasını.
Bizdedir reçetesi, bizimle tedavisi.
Biz kurarız ancak devletin en hasını

Ama önce dostlar, o yiğitler önce
Ulaşmalı her birine tek tek
Coşmalı yürekler eski günlerdeki gibi.
Ve bir ses Ankara’dan
İlk meclisin coşkusuyla tüm Anadolu’ma
Gel artık Edibali’m GEL !
Gönlüm basmak ister
SENİ BAĞRIMA.

Bu şiiri Ağustos 96’da yazdım ve o zamanki Bayrak dergisine de, Çınar’a da gönderdim. İnanıyordum ki içine düştüğümüz parçalanmışlıktan yine bu şekilde çıkabilirdik.

Bu bir davetti aynı zamanda.

Yerine ulaşmadığı ya da kayda değer görülmediği (!) bugüne bakınca çok güzel anlaşılıyor.

Aşağıda da bir haber.

Okuyun ve düşünün sevgili mücadeleciler.

Yorum yazacaklar da mücadeleci kimliğine, zarafetine gölge düşürmeden ve isimlerini de gizlemeden yazarlarsa sanırım hayra vesile bir fikir jimnastiği yaparız.

Saygılarımla.

Yaşar Tekeli


"Yerel seçim hazırlıklarını sürdüren MHP'de 81 il başkanı Ankara'da toplandı. Basına kapalı olarak yerel seçimleri konuştu, strateji belirledi. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin toplantıda yaptığı konuşmada yerel seçimle ilgili olarak il başkanlarına talimatlarını ilettiği ve AKP'nin alternatifi olarak, kendilerini anamuhalefet partiliğine taşıyacak bir sonuç istediği öğrenildi. Bahçeli, konuşmasının önemli bir bölümünü de MHP'nin 40'ıncı yılına ayırdı. Bahçeli, aradan geçen 40 yılda MHP'ye emeği geçmiş, teşkilatlarda görev almış ancak bugün aktif görevde olmayan kim varsa Genel Merkez'e bildirilmesini istedi. Bu kişilerin kimlik ve adres bilgilerini isteyen Bahçeli, hayatta olmayanların da yakınlarının bilgilerine ulaşılması talimatını verdi. Bu kişilere vefa gösterilmesini isteyen Bahçeli, "Gerginlikten uzak durun" talimatını da yineledi."

Sabah 11 ocak 2009

Video - 70'li Yılların Pınar'ını Andık

Cuma, Haziran 05, 2009

orjinal kayıt adresi: http://www.dunyabizim.com/video.php?id=21
videoyu indirmek için: http://www.dunyabizim.com/media/pinar_dergisi.zip

Mücadeleci San'at Arşivi Açıldı!

Çarşamba, Haziran 03, 2009

YMM Arşivimizin katkılarınızla gittikçe genişlemesi ve tek bir sayfadan takibinin zorlaşması üzerine, Mücadeleci San'at adında bir bölüm açtık.

Bundan böyle gönderdiğiniz şiirleri(belki Mücadeleci Sanat'ın karikatür, deneme, hikaye gibi diğer öğelerini de yollamaya başlarsınız?) Mücadeleci San'at bölümüne ekleyeceğiz.

Değerli katkılarınızı esirgemeyin lütfen.

Selam ve dua ile,

Gündoğan

Mücadeleci San'at

Mazi - Kardeş Notları

Geçenlerde kapıma iki genç geldi. Bana "Türk Solu" isimli dergiyi ve "Mücadele Birliği" adını verdikleri "Ulusal Bağımsızlık Örgütlenmelerini" anlattılar.

30 yıl kadar öncesini hatırladım.

İkişer kişilik gruplar, halkın arasına dağılır, "Mesele anlatır" lardı. "Yeniden Milli Mücadele Mecmuası" na abone yaparlardı. Onbeş yaşındaydım. "İki günü aynı olan ziyandadır" sözü gereği hergün yeni bir takım insanlara "Mesele Anlatmak"! Koskoca Türkiye ve yaklaşık 45 milyon insan! Ve o insanların gözlerinin içine bakarak anlatıyorsun: "Milletim UYAN!" diyorsun!

"Askeri alanda ZAFERE ulaştığın Milli Mücadele Hareketi, Kültürel, ekonomik ve Siyasal alanda tam bir egemenlik sağlayıncaya kadar, "Yeniden Milli Mücadele" kaçınılmazdır" diyorsun. "Milli Mücadelemizin temel ilkeleri...." diyorsun.

"Aferin delikanlı, seninleyiz" diyorlar veya "-Benim adıma oy verdiğim X parti mücadele eder, oyumu verdim mi iş biter" diyorlar. "Boşver evladım sen okulunu bitir, memuriyetine bak, sana mı kalmış bunları düşünmek" diyorlar."Parafinli yağ satılıyor, portakallara cıva şırınga edilerek ihracatımız baltalanıyor, üretmeyen, ihracat yapmayan ekonomi batmaya mahkumdur, hep borç alarak ekonomi yönetilmez, BORÇ ALAN BUYRUK ALIR!"diyorsun.

"Abartma delikanlı" diyorlar. "Bir avuç genç olarak siz mi bunlara çare olacaksınız?" diyorlar.

"Üzülme, mahsun da olma, sana düşen ancak tebliğdir. Tebliğ ettik mi?
ALLAH'IM ŞAHİT OL! ALLAH'IM ŞAHİT OL! ALLAH'IM ŞAHİT OL!"

Mevzi başarıların parlaklığı ile gözleri kamaşanlar! Bugün neredeyiz? Türkiye nerede? Daha mı özgürüz? Daha mı egemeniz? Komşumuz sözümüzü dinlemiyor! Hanelerde yetim feryadı yürekleri dağlıyor!

Bulgur kuyruklarında ezilenler!.. Bankalarımızın %60' ı yabancıya satıldı. Kapitülasyonlar neydi? Bugün yaşananlar ne? 2003 temmuz ayından bu yana kaç m2 toprağımız yabancıya satıldı? TMO' nden aldığımız pirinç neden Tayland malı? Bizim çiftçimiz neden gerektiği kadar ekemiyor? AB' nin pamuk tarlası olmaktan öte hangi sanayi tesisimizin ürettiğini dünyaya satabiliyoruz. Yerli ekonominin tek lokomotifi olan İnşaat sektöründe neden bütün ana makina ekipmanı hala Alman, İtalyan, Fransız, Çin, Kore, Japon malı? Hala gerekli kapasitede bir iş makinası neden yapamıyoruz? Neden yerli beton makinası üreticisi olan bütün firmalar vergi, döviz ve yabancı tekelci firmaların yerli işbirlikçilerinin şantaj ve tehditleri altında?
Ekonomimiz güçlü mü? Bağımsız mı? Yoksa EKONOMİK BİR MİLLİ MÜCADELE ŞART DEĞİL Mİ?
Irak sınırımız kevgire döndü. 14 evladımız, kardeşimiz bayramda şehit oldu.

DIŞ POLİTİKADA MİLLİ MÜCADELE RUHU ŞART DEĞİL Mİ?(1938 YILINDA BÜTÜN SINIR KOMŞULARIMIZ VE BÖLGE ÜLKELERİ İLE DOSTLUK VE SALDIRMAZLIK ANLAŞMALARIMIZ VE PAKTLARIMIZ VARDI. ŞİMDİ HANGİSİ İLE VAR?)

Anadolu boşalıyor, büyük şehirlere yerleşiyoruz. Bizi biz yapan değerler(Küçüğünü koruma, büyüğünü sayma, dürüstlük, komşu hakkı, ana-baba hakkı, imece vb.) nereye kayboluyor? Bayramda karşı komşusu ile bayramlaşan kaç kişi var? SMS' ler sağolsun.
Bir mübarek miras hırsla talan ediliyor. Halkın yardımlaşma umudu fenerler sönüyor. Kimsede tepki yok.(Belki herkes payını bekliyor). Kendi çıkınını doldurmak ve köşeyi dönmek(ne bahasına olursa olsun) hemen herkesin birinci hedefi olmuş.

"FETİH TOPLUMU DEĞERLERİ EĞER BİZE DE HÜKMEDECEKSE, O ZAMAN KURTULUŞ VE FETİH ÇOK YAKINDIR!" AYKUT EDİBALİ.

NEDİR O FETİH TOPLUMU DEĞERLERİ?

"EY KOMŞUSU AÇKEN TOK YATANLAR!"

HUZUREVLERİ NEDEN DOLU?
YETİMHANELERİN ADRESLERİNİ KİMLER BİLİYOR?

İŞVERENLERDEN KAÇI ÇALIŞANININ HAKKINI ALNININ TERİ KURUMADAN ÖDÜYOR? ÖDENEN MAAŞLAR İLE VERGİ VE SİGORTA MATRAHLARI NEDEN ÇOK FARKLI? DEVLET HASTANELERİNDE NEDEN HASTA ÖLDÜKTEN SONRA AMELİYAT SIRASI GELİYOR?(PARASI OLANLAR İÇİN SIRA YOK)

Yeniden Milli Mücadele neden gençlik arasında, üniversitelerde örgütlü değil? Neden bu kadar oy alıyor?

PEKİ SEN NE YAPIYORSUN?

Arkadaş;

DAVA, MİLLETİN VARLIK VE BEKA DAVASI!

Sen bunun neresindesin?
Ahde vefayı bilir misin?
Sen başka yerde bu konuda neyi başardın?
Hacca giden karınca olabildin mi?

"MİLLETLER KENDİ BAĞIMSIZLIK VE KADERLERİNİ BAŞKA MİLLETLERİN KORUMASINA BIRAKAMAZLAR!"

SEN NEREDESİN?

70'li Yılların PINAR'ını Andık!

Yeniden Milli Mücadele Hareketi'nin unutulmaz dergilerinden Pınar dergisi için Cumartesi günü Türkiye Yazarlar Birliği'nde PINAR DERGİSİ vefa toplantısı yapıldı.

Cumartesi günü TYB İstanbul Şubesi’nin himayesinde önemli bir toplantı gerçekleşti. Yayınlanmasının üzerinden otuz yıldan fazla bir zaman geçmiş olan Pınar dergisi için vefâ ve yâd programı yapıldı.

Çapadan yükselen Kültür ve Sanat PINAR’ı

1960’lı yılların sonunda bir grup idealist genç tarafından mücadelelerini silahla değil de fikirle yapmak düşüncesiyle kurulmuş olan Yeniden Milli Mücadele Hareketi, çatısı altında bulunan gençlerin kısa sürede çoğalması ve sağlam temellere oturmasıyla solun en çok çekindiği hareket olmayı başardı. Yeniden Milli Mücadele Hareketi’nin Kültür ve Sanat ayağını temsil eden ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri tarafından çıkarılmış olan Pınar Dergisi, iki yüz yıla yakın bir süredir
Batılılaşmayı savunan siyasi elitler tarafından hor görülen bu toplumun kendine has kültürel ve sanatsal değerlerinin savunuculuğunu üstlenmek gayesiyle yola çıkmıştı. Yayınlanmasının üzerinden geçen yaklaşık otuz yıl sonra şimdiye kadar gerekli önemin ve ehemmiyetin gösterilmediği Pınar Dergisi, 30 Mayıs Cumartesi günü Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin himayesinde bir programla hatırlandı. Programın organizesini üstlenen Pınar Düşünce Kültür ve Sanat Platformu adına Kâmil Büyüker kısa bir konuşma yaptı. Sonrasında Pınar’ın kuruluşunda emeği geçmiş olan Gazi Altun, bu hareketin hasbî bir hareket olduğundan bahisle duygulu ve hatıralarla yüklü bir konuşma yaptı. Sonrasında 70’li yılların gençlik hareketleri içerisinde öne çıkan Yeniden Milli Mücadele hareketinin bir edebiyat dergisi olan Pınar dergisinin misyonunu, geleneğini ve davasını anlatan konuşmalar yapıldı. Pınar Dergisi’nin hangi amaçla ve ne tür zorluklarla çıkarıldığı Pınar Dergisi’ni yönetmiş kadrolar tarafından aktarıldı. Programa dergi bünyesinde yetişmiş yazar, düşünür ve şairlerden Yavuz Aslan Argun, Gazi Altun, Cevat Özkaya, Hasan Erden, Salim Demirezen, Bestami Yazgan, Muhammed Nur Doğan, Olcay Yazıcı, Zekeriya Erdim ve Aşir Çöloğlu gibi isimler de katıldı. Burada belki de bütün konuşmaları özetleyen ve hülasa eden konuşmayı da Yeniden Milli Mücadele hareketi kurucularından Yavuz Aslan Argun yaptı. Bu teşkilatın ve hareketin tamamen halisane niyetlerle ve Allah’ın rızasına kazanmaya dönük olarak kurulduğunu ifade etti.

PINAR yeniden yayınlansın!

Pınar'ın fikriyatını işleyen ve Pınar'dan yetişip vefat edenler için hazırlanan slayt gösterimi, salonda bulunanlara duygulu anlar yaşattı. Toplantının yapıldığı salonda Pınar Dergisi standı da açıldı. Büyük bir birikimin ve kadim bir medeniyetin taşıyıcısı ve mektebi olan Pınar Dergisi’nin hatırlandığı program, derginin tekrar yayınlanması, Y.M.M. hareketinin tarihinin yazılması ve vefâ programının devamı temennileriyle son buldu.

Programı hazırlamada büyük emeği geçen Kamil Büyüker'e ve ev sahibi TYB yönetimine sahici bir teşekkür hissi ile dolu olduğumuzu ifade etmek isteriz!

Sait Korkut Ağabey'den selam ve dualar

Salı, Haziran 02, 2009

Millet Partisi Malatya İl Başkanı Sn. Sait Korkut Ağabey Malatya'da mücadelenin MP çatısı altında olanca gücüyle devam ettiğini belirterek tüm Türkiye'deki Mücadeleci ve Millet Partili kardeşlerine selamlarını iletti.

MP'nin klasik siyaset şablonlarında siyaset yapmadığını, hakkın sesini daha gür biçimde çıkartabilmek için ilkeli, onurlu ve dürüst bir siyaset çizgisinde bulunduğunu ifade eden Sn. Sait Korkut Ağabey, Malatya'da da aynı siyaset çizgisinde "mücadelenin sürdüğünü" vurguladı.

http://malatyamillet.blogspot.com adresinden MP Malatya İl Başkanlığının deneme yayınında olan web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bir Uyanışın Anatomisi

Pazartesi, Haziran 01, 2009



içindekilere ulaşmak için tıklayınız:
http://kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2006/200604107.pdf

Son Yorumlar

İman Et
Mücadele Et
Zafer Senindir!

Yeni Yayın Geldiğinde E-Posta Almak İstiyorum

Zafer Hakkın
ve Hakk'a inananlarındır!
Kopyalama hakları: GNU, GÖBL.